Atatürk ve Anam


Yıl 1903 anam doğmuş. Yıl 1919 Yunan askerleri Uşak’ı ve Köyümüzü işgal etmiş. İki yıl düşman baskısını, sabah askerlerine kalk borazanı sesiyle uyanmalarını yaşamışlar. Yokluk, korku hayatın ana dilimleri. 1922 yılında başlayan Büyük Taarruzdan bozguna uğrayan Yunan askerlerinin kaçış yolu, bizim köyden geçiyor.

İşgal sırasında yunanlıların köyde namusa ve mala tecavüz olayları olmamış. Ama kıtlık ve ilkellik diz boyu, anam büyümeye devam ediyor.

Bozgun sırasında Yunan askerleri bir vahşet, bir çılgınlık manisine kapılıyorlar. Yağma var, evleri ve harman yerlerinde toplanan hasatları, her şeyi yakıyorlar. akşam olunca köylüleri camiye topluyorlar. Karanlık basınca da, askerler birer birer gelip, içeride gözlerine kestirdikleri kızları, gelinleri alıp götürüyorlar. İşleri bitince de bırakıyorlar. Kızlar ve genç kadınlar iğrenç görünmek için, cami kilimlerinin altındaki tozları, tükürükleriyle karıştırıp yüzlerine sürerek korunmaya çalışıyor. Köyde genç erkek yok. Çoğu savaşa gitmiş ve geri dönmemiş. Camide hayatta tek kızları kalan bir anne ve baba, kızlarının cami kiliminin altına yatırıp anlaşılmasın diye sabaha kadar üstünde oturuyorlar.

Açlık ve uykusuz geçen bir gecenin sabahında açlık uykusuzluk ama ölümden de beter “Gavurun ırza geçmesi…” Sabah olunca bir asker geliyor, caminin ahşap yapılarına elindeki benzin bidonunu boşaltırken, bir Yunan subayı bunu görüyor ve kızarak askeri uzaklaştırıyor, bizimkilerinin yanmasını önlüyor.

İnsanları köyün dışında bir tarlada topluyorlar. Ve tümünü makineliye dizeceklerini söylüyorlar. Köyün yaşlıları, “alın bizi de götürün sizinle gidelim bizi öldürmeyin” diyorlar. Yunanlılar köylüleri de alarak kaçış başlıyor. Köyümüz düzlük bir yerde, Afyon tarafından gelişte tepelerden Türk askerlerinin top atışları başlıyor. Top mermileri düştükçe anamın deyimiyle Yunan askerleri “çil yavrusu gibi” dağılıyorlar. Yunan askerlerinden biri, tren yoluna bir dinamit koyuyor, patlayan dinamit tren rayını havada fırıldak gibi döndürüp fırlatıyor. Yunanlılar canlarını kurtarma telaşında. Bizimkileri de iyilik için değil, top mermilerine karşı canlı kalkan gibi kullanmayı amaçlıyorlar.

Köyün çıkışında yaşlı bir nine, genç torununa: Beni bırakma, beni de götür diye yalvarıyor. Oysa arkadan Türk askerleri gelecek. Bu toplu olma psikolojisinin bir reaksiyonudur. Genç kızıyor: “Seni sırtımda nereye kadar taşırım?” diyerek yanından ayrılırken, nine kollarını uzatmış, iki adım götür dinlenirsin diyor. Bu sırada köyde yağmaya direnen kadın ve erkek birkaç kişiyi de yunanlılar öldürüyorlar.

Yunan askerleri gidince serbest kalan köylüler, kadını, erkeği, çocuğu yaşlısı, yangından kalan hayvan ve eşyalarına sahip çıkmak için, koşarak evlerine dönüyorlar.

Akşam üzerine doğru, Türk süvarileri tepelerden ovaya süzülüyor. Anam süvarileri uçan kuşlara, kanatlanmış atlara benzetirdi. Köyümüzün kıyısından geçen bir dere arkının üzerinden, atların atlayışlarını da hiç unutamazdı. Askere ikram edecekleri hiçbir şeyleri yok. Testisini kapan süvarilerin önüne koşuyor, su verecekler. Süvariler: Çekilin analarım, bacılarım yolumuzu kesmeyin, bu gün o gündür deyip uçarcasına gidiyorlar (şu anda şehit mezarlığın olayımdan sonra, ilk kez ağlıyorum. Bir yandan gözlerimden yaş akıyor bir yandan yazıyorum.)

O sırada bir süvari attan iniyor. Atını yere sapladığı kasaturasına bağlayıp, namaza duruyor. Hızla kıldığı namazından sonra, gene uçarcasına düşman Peşine…

Bunlar, keskin çizgilerle çizilmiş birer resim gibiydi anamın beyninde. 2002 yılında öldüğü ana kadar, 80 yıl bu anılarını hiç unutamadı. Bu anılar onun elsever, yumuşak ve insancıl yaşamının yapı taşlarını oluşturmuştu.

Gelelim bu makalemde anamdan söz etme nedenime: 1999 yılında benden bir isteği oldu: “Oğlum, ölmeden önce Atatürk’ümüzün mezarına gidip, ziyaret edip, onunla helalleşmek istiyorum” dedi. Atatürk’e sadece bir can, bir namus borcu değil, tavuğundan köpeğine, ineğinden danasına, tüm varlığımızın ve ülkemizin kurtarmasının borçları vardı.

Bu isteğini heyecanla karşıladım. Ziyaretinin tarihsel bir anlamı da olmalıydı. Planımızı yaptık. Ankara’ya gideceğiz, köyümüzden topladığımız kır çiçeklerinden bir demeti kabrine koyacağız. Bu sırada Yunan Baş Komutanı Trikopis’in, köyümüzü yakın esir alındığı yerden, anıtının yanından alacağımız bir avuç toprağı da, anıt kabrine götürecektik. Bu toprağı kabrine koyarken anam: Savaş ve düşmanlıklar bitti. Şimdi topraklarınız da birbirine karıştı. Savaşlar olmasın insanlar barış içinde yaşasın. Ben savaşın acılarını yaşadım ve gördüm. “Bize çok hakkın geçti. Her şeyimiz, namusumuz, dinimizi de vatanımızı ve ecdadımızın mezarlarını da kurtardın. Hakkını helal et” diyerek helalleşecekti.

Bu ziyarete resmi bir nitelik kazandırmak için. Ankara’daki 2. Ordu Komutanlığından izin aldık. Atatürkçü Düşünce Derneğinde yakın ilgileriyle ziyaret gerçekleşti.

Gerçekleşen amacımızın sonunda, anı defterine, anam söyledi ben yazdım. Bu anı ziyaret defterine geçti.

Ben bu ziyareti gereken medya kuruluşlarına duyurdum. Atatürkçü Düşünme Derneği de üzerine düşen ilgiyi üstlendi ve görevlerini yaptılar.

Trikopis’in tutsak alındığı yerden getirdiğimiz toprağı da, Anıtkabir komutanına teslim ettik.

Bu ziyaret medyanın biraz ilgisini çekmeliydi.

Medya ilgilenmedi. Bir iki ufacık haber, hepsi o kadar. Belki de bunu benim adıma yaptığım bir reklam gibi yorumladılar. Reklam olsa bile, böylesine can kurban. Hacca gidenlerin davul zurnalarla uğurlandığı bir ülkede anamın da bu kadarcık hakkı olmalıydı.

Gelelim asıl değinmek istediğim medyanın ve insanlarımızın ilgilendiği püf noktasına.

Eğer anam o yaşta biriyle evlenseydi? Seyreyleyin gümbürtüyü… Kimi, Doktor Haydar Dümen’in anası diye başlayacak, kimi evliliğin yaşı yoktur diyecek, kimi 90 yaşında evlenme, bu bir yaş rekorudur diye manşet atacaktı. Televizyonda haberler yayınlanacak, bana da canlı yayına çıkma teklifleri gelecekti.

Bir varsayım olarak sesleniyorum kimse üzerine alınmasın. Ey düşük göz kapaklı, sansasyonel, uyduruk haber akbabaları: gözlerini biraz belden yukarı çevirin, gerçekleri ve insanlığımızı da görün. Keşke o tarihin tanığına sorular sorsaydınız. Onun ağzından duymanızı istediğim çok şeyler vardı. Hem belgesel hem de kılıç kadar keskin gerçeklerdi bunlar.

Birde o yıkım yıllarında Anadolu halkının söylediği:

“Osmanlıyız pek şanlıyız
Aslan gibi harbederiz.
Biz Osmanlı askeriyiz.”

Dizelerini marş olarak dinleyip, tarihi hem yaşayıp hem yaşatsaydınız. Ve bu belgeyi arşivinizde bir yere koyarak, tarihimizle geçmişimizle bir köprü kursaydınız. Bakın işte o tarihin tanığı yok, o köprü de yıkıldı.

atatürk ve anam
Mektubun Büyük Halini Görmek için Lütfen Üzerine Tıklayınız.

Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11
 
 

Begen



  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena