Beklentilerimiz ve Başeğme

Baş eğmek: çatışma kaygıdan kurtulmak için, başkalarından gelen etkileri kolayca kabul ederek, bunlara tartışmasız uyum göstermektir. Çocukluk ve gençlik çağında bir sınır içinde, kişilik gelişmesine katkısı olan bu savunma mekanizmasının, yaşam boyu aşın biçimde sürmesi, kimi durumlarda düşüncelere ya da türlü öğretilere, körü körüne inanan bağnaz insanlar yaratır.

Bu savunma mekanizması halkımızın büyük kesiminde ve özellikle kadınlarımız tarafından sık kullanılmaktadır.
Hangi kesimde ve grupta olursa olsun, bir kere başeğme sağlandıktan sonra «kadere razı olma», «beş parmağın bir yaratılmadığı», «Allah kerim», «yaradan dan sual olmaz», «ayağını taş olsa da Allah'tan bileceksin», «Allah'ın dediği olur» gibi benimsemelerle katı bir yazgıcılığa boyun eğilmiştir. Bu yazgıcılık üzerine öyküler uydurulur. Örneğin bir Hızır inanış ve beklentisi vardır kırsal kesimde. Ne zaman geleceği belli olmayan ve genellikle yoksul giysilerle dilenci kılığında geldiğine inanılan Hızır'a birşeyler verilmezse, uğursuzluk, verilirse bolluk getireceğine inanılır. Belki de usta dilencilerin uydurduğu bu masal, toplumun kırsal kesiminde öylesine benimsenmiştir ki, tarlada ürün çok olunca. Hızır'ın çomağını attığı söylenir. Hıdrellez bereket ve İlkbahar şenliklerinin kökenini oluşturur. Böylece halk ve kişiler, karşılarına ne zaman çıkacağı belli olmayan bir Hızır beklentisinin, düşsel rüyalarını görürler. Köye gelen esrarengiz yabancıların gölgesi olup olmadığına bakılır.

Çünkü Hızır'ın gölgesiyoktur.

Ben bu inanışların içinde büyüdüm.

Bir devlet kuşu kavramı yaratılmıştır kafalarımızda. Devlet kuşu. Hızır gibi soyut da değildir. Örnekleri vardır. Okuma yazma bilmeyenlerin bile, paşa olabildiği Osmanlı döneminde, yetkilinin iki dudağı arasından çıkan bir sözle kişinin nasıl bir rütbe ve varlığa kavuştuğu görülmüştür. Bu nedenle, tepemize konacak bir 'devlet kuşu' ve kuşlar üzerine düşsel imgeler yaratılmıştır.

Zümrüdü Anka ;kuşu, prensleri gökyüzüne sırtında taşıyan, zorda kalan insanları kurtaran bir umut simgesidir. Özellikle uçan varlıklar beklentili umutların, gizemsel yaratıklarıdırlar. Bunların simgesel anlamları da vardır. Toplum disiplininin egemen olduğu ülkelerde, bir devlet kuşu kavramı yaratılamaz. Toplumun düşünce yapısı ve disiplini buna olanak vermez. Elde edilen «her nimet bir mihnetin» sonucudur. Bu denklem, toplumun düşünsel alanına öylesine yerleşmiştir ki, bilim ve uzmanlık alanıda, bu bilgilerden yoksun ve deneyimden geçmemiş kişilere yetki verilmez. Oysa beklediğimiz o devlet kuşu, rasgele kişilerin başına konduğunda!, büyük bir anarşiye neden olur. Bu anarşi aşırı anamal (sermaye) birikimleri de yaratır. Bu birikimler de belirli kesimleri yoksulluğa sürükler. Çünkü ekonomik alanda beklenilen devlet kuşu, bir emeğin değil, kapkaç düzenin, sömürünün simgesidir. Bu devlet kuşundan! günümüzde de yararlanan niceleri vardır. Başına bir kuş, ya da güvercin pisliğinin düşmesinin uğur getireceğine inanan halkımızda, son yıllarda bir talih kuşu imgesi yaratılmıştır. Üstelik o kuş gizemsel ve sosyal bir ayrıcalık tanımadan herkese konabilir. Parayı verip alınan bir biletle, bu kuşa bir yuva yapılır. Umut yoksulun ekmeği, halkın beklentisidir.
Hiç bir şey olmasa bu kere «garip kuşun yuvasını Allah yapar» inancına sığınılır.
Beklentiler yaratılmış, başeğme sağlanmış, yazgıcılık çöreklenmiştir yüreklere. Şarkılar, türküler hep bu temayı işlemektedirler. Sokak başları, otobüs, minibüs, Hint, Arap ve Türk müziği karışımı melodilerle, ağlayarak, inleyerek, yakararak, sevgililer beklenir. Acılı günler içinde, bir umuttur beklenen. Taşıt araçlarını, dükkanların duvarlarını, evlerin giriş kapılarını, iş yerlerini (kimi hekimlerin muayenehanelerinde bile)„ bu beklentilerin yazgıcı levhaları süsler.
Ekonomik güçle dinsel güçlerin işbirliğiyle, yoksullara bol keseden dağıtılan vaatler, kevser şaraplı, her türlü yiyeceğin bol bol bulunduğu, huri ve gılmanlarla dolu bir cennette noktalanır. Varsıllar ise hurilerden payını genellikle bu dünyada alırlar.
 


GENELDEN ÖZELE GELDİĞİMİZDE…

Çilenin in¬sanları ruhsal yüceliğe, olgunluğa eriştireceğine inanılır. Bu inanç onları çileye, acıya koşullandırır. Bebek yaşta ölen çocuk, kendisi cennetlik (günahsız-sübyan) olduğu için, anneyi «sorgusuz sualsiz» Cennete götürecektir. «Allah onu anasından daha çok sevdiği için almıştır.» Buna anne baba ne diyebilir. Hastalık Allah'tandır, veren de, alan da odur. Varsıllar bu dünyada, yoksullar öteki dünyada ödüllendirilecektir. «Dünya malı dünyada kalır» asıl olan öteki dünyadır. Bu yoldan; yoksulların yazgılarına boyun bükmesi sağlanmıştır.

Peki bu yazgıyı kimler belirler. Başta Tanrı ve belki bilmediğimiz öteki güçler. Eğer yaşamımız başka güçlerin elindeyse, o güçler aracılığıyla, acaba geleceğimizden, yaşamımızın nasıl olacağından gizli haberler alınamaz mı? Bu güçlerin kimi ipuçları yok mudur. Beklentiler, insanlara bu mutlu kapıyı da açmıştır. Beklenti olunca, onun çıkara yönelik açık kapıları da olur. Kim kullanır bu kapıları? Kuşkusuz gizemli güçlere daha yakın olanlar. Bu yoldan falcılar, büyücüler türemiştir. Bu inanış tüm insanları: içine alan bir boyutta ve bir oran içinde, her toplumda yer almıştır. Bizim toplumumuzda ise, yazgıya ve metafiziğe inanç daha başka ve kendine özgüdür. Kahve, iskambil, avuç, bakla falı gibi bir yığın fal vardır. Şu gökteki parlayan yıldızlar, ulaşılması güç belki Tanrıya yakın, onun katından pırıldayan ışık demetleri. Acaba onların yaşamımız ve geleceğimiz konusunda etkileri yok mudur? Bu insanların kafasını kurcalayan bu soru yüzyıllar öncesinden başlamıştır.

Herkesin yaşamında inandığı, uğur ya da uğursuz saydığı olaylar vardır. İnsanların güçsüzlüğüyle orantılı, kendisine yandaş ya da karşı güçlerin olduğu inancından kaynaklanan atavik bir kültürün kalıntısıdır.

Prehistorik dönemden başlayan bu burç hikayesi, yazının bulunuşu ile historik dönemlere geçip (M.Ö. 3500), daha da sistemli bir şekilde. Sümer'de tablet evlerinin katiplerince fırınlanmamış tabletlere işlenmiştir. Daha sonra Naturizm iyice simgeleşerek; burçlar, yeryüzünde bugüne de olduğu gibi, kutsal hayvan ve sayılarla sembolize edilmeye başlanacaktır.

13 rakamı Babil'lilerin lanetlediği günden beri uğursuz sayılmaktadır. Kutsal 7 rakamı yine Babil'in kutsal sayılarından gelmedir. El falı Mezopotamya ürünüdür. Hititierin KİN (tarih falı) burçların eylemlerine göre düzenlenmiş, onlara da Hurriller ile Babil'den geçmedir. Rüya yorumcuları yalnızca çağımıza özgü değildir. Hitit'ler, iyi rüya yorumcusu rahiplere sahipti. Ayrıca özel olarak Tanrı iie ilişki kurabilmek için rüyaya yatarlardı. Ayın gökteki hareketine göre yaptıkları bir ritual; kral şöyle der: «Bak! Sîana ricaya geldiğim konuda beni dinle, Ay tanrısı beyim, Ay tanrısı beyim! İşaret vermen neye delalettir? Eğer bununla benim için 'bir felaket bildirdiysen, bak, benim yerime sana bir bedel getirdim. Onu al, beni bırak.»

Uğur ya da uğursuzluk inancını tüm kültürlerde görmekteyiz. Uğur ya da uğursuzluğa neden olan davranışlar arasında akla gelebilecek her şey vardır. İlkin sağ ayakkabıyı giymek, sokağa sağ adımı atarak çıkmak, bir iş peşinde ya da sınava giderken, merdivenin sağından çıkmak, bir duayı okumak, arabalarda, evde, bürolarda maskot ya da dualı levha bulundurmak, sevinçli başarılı bir olayda, olay öncesi bir başka olayı uğur sayarak, daha sonrakilerde aynı olayı yeniden yaşamak gibi kişiye özel olanlar da dahil, çok çeşitleri vardır. Bunların tümü yaşamımıza katı biçimde egemen değilse fazla yadırganmaz. Ancak bu inançların sıklıkla yinelenmesi ve davranışlarımızın vazgeçilmez bir parçası olması durumunda, obsesyon dediğimiz ruhsal bir hastalıktan sözedilir.


BU KONULARDA MEDYANIN TUTUMU VE ROLÜ

Son yıllarda tüm medya, halk hizmetleri grubundan, sağlıkla ilgili soruları, yanıtlamaya, cinsel konulara, gönül serüvenlerine çözüm bulmaya, bu arada da fal ve burçlara geniş yer ayırmıştır. Bunda büyük ölçüde başarı sağlanmıştır. Bu köşeler, gazetelerin satışını etkilemektedirler. Bu sosyal hizmetler, iyi programlanıp kullanıldığında, kuşkusuz yararlar sağlamaktadır. Doktor yetersizliği bulunan il, ilçe, köy ve kasabalarda, sorunlarını yazıp bunlara genel de olsa yanıt alan, o özel soruyu ilgilendiren gene! konuda, kabataslak bilgi edinen halk, bu köşelerden eğitilmektedirler. Örneğin mide ülseri hakkında soru sormuş bir okuyucuya bu konuda yanıt verilmişse, soru sormamış ülserliler ve benzeri şikayetleri olanlar, kendilerinde böyle bir hastalık olduğunu sananlar, bu yoldan hastalığı, ne yapmaları gerektiğini öğrenmektedirler. Bu güzel amacın, bu olumlu halk hizmetinin iyi kullanılması, gerekir. Oysa bu yöntemin her zaman iyi kullanılmadığına tanık oluyoruz. Örneğin bir mide ülserini bir hekim değil de, bir başkası yazarsa, gazetenin hitap ettiği, binlerce, yüzbinlerce okuyucu, sorumsuzluğun yanlışlarına kurban edilebilirler.

Çoğu zaman halk, gazete ve dergilerin, bu yol göstericilerini, toplumun bu konuda uzmanlaşmış en bilgili elemanları olduğunu sanır. Bilmezler ki, soru soranları yanıtlayan kişiler, çoğunlukla değil uzmanlık, kulaktan dolma bilgilerle, kendi duygusallıkları ve dünya görüşlerini yansıtan kişilerdir. Uzmanlık alanında yazı yazanlar, belirli bir kültür düzeyinde, aydın ve yansız olmalıdırlar. Nitekim gene tekrar tekrar baskıları yapılan, şifalı, mucize yaratan bitkiler gibi, kitaplarda, her hastalığa deva olan reçetelerin tarif edilmesi ve bu ilgiden, gazetelerin de yararlanmaları düşünmeye, yoruma değer.


BİLİMSEL OLANLARIN DIŞINDA KAP KAÇ YAYINLARDAN BİR ÖRNEK


Cinsi arzuyu iki taraf arasında daha ziyade lezzetlendiren ilaç terkibi:
1 — Hıthıt, Kebabiye, Bal, Mahmude, Zencefil, Karabiber
YAPILIŞI: Bu maddeler toz gibi yapılır bal ile merhem haline getiri¬lir ve elde edilen bu merhemden tenasül uzvunun alt kısmına sürülür.
2 — Tek çiçekli sahlep içilir, şehveti çok tahrik eder. İçmek şöyle dursun, insan elinde tutsa tesirini gösterir. (Anadoludan temin edilebilir.)
3 — Şehveti batıla zevciyyet muamelesinden mattala kadınlara 1,5 gr. iğde çiçeği bir incirin içine konarak yedirilirse yeteri kadar şehvetlenir.


Cinsi arzu çok ziyade olursa azaltmak için yapılacak ilaç terkipleri:

1 — Hafif ve tabiatı soğutucu gıdalar yenir.
2 — Marul, semizotu ve tohumu, hindiba, kabak, hıyar, taze kişniş.
Bu gıdalardan bol bol yenir.
Cinsi münasebetin çokluğu vücuda, gözlere, başa ve sinirlere zarar verir, el ve ayak titremesi gibi hastalıklar yapar.
3 — Cebir merhum “Havvası kebire”sinde diyor ki: Ağaç kavunu ek¬şisi (greyfurt) günde on kere zina eden kadına bir hafta yedirilirse, öyle bir iffete mazhar olur ki, bir altın verseler razı olmaz. Tövbe-i nasuh'a vasıl olmuş afilattan olur.

Bunlara inanıyorsanız, önce bir uzmana giderek zeka testi ‘IQ’ yaptırmalısınız.
 
 
Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11
 
Begen


  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena