Cinsellik Konusunda Tarihsel Bilgiler

Cinsellik konusunda tarih öncesi dönemlere, yani insanın başlangıç noktasına varılmak istenildiğinde, ilk akla gelen, Âdem ile Havva olmaktadır. Cennetin tüm ergi (nimet) ve güzellikleri içerisinde sıkılan, Tanrı'ya kendisine bir arkadaş vermesini dileyen Âdem Baba'ya verilecek en iyi arkadaş, bir kadın olmakla, cinselliğin ne denli önemli olduğu anlatılmak istenmiştir. Dinsel inanışa göre, Âdem'in kaburga kemiklerinin birinden yaratılan Havva, bir bakıma erkeğin bir parçasından oluşmuştur. Bir elmanın yarısı gibi onsuz olunamayan, gene o inanışa göre Cennetten kovulma ile başlayan, toplum yaşamını, sanat dünyasını renklendiren, yeryüzünün güçlü değişmez tanrıçası KADIN.

Tarih öncesi kadın-erkek yapı ve ilişkileri konusunda bilgilerimiz, 20.000 yıl öncesine değgin, bazı resim ve heykelciklerle biçimlenmeye başlamıştır. Aslında çok daha önceki yıllarda da var olan kadın ve erkek ilişkilerin tam bilemiyoruz. Ama doğanın zorunlu kıldığı çoğalma kuralları ile insanlar, kendi yasa ve törelerine göre cinsel birleşme yapıyorlardı.

Kadın hakkında en eski bilgimiz: Viyana'da "VVillendorf'da bulunan taş döneminden kalma “VVillendorf Venüsü” adı verilen bir heykelciktir. Bu heykel; şişman, iri göğüslü, göbekli, koca bacaklı ve baldırlı şişko bir kadını temsil etmektedir. Heykelin baş, yüz, el, ayak öğeleri iyi işlenilmemiş, yani belirtilmemiş olmasına karşın, üretim organı ve dolayları daha ince işlenmiştir. Ancak karikatürlerde kullanılan bir teknik öğesi olan bu çizgiler, hiç de Havva anamıza benze¬memektedir. Her dönem ilk anamızı, kendi düşüncelerine göre tanımlamış, her sanatçı, dehasını fırçasından akıtarak, en güzel kadın olarak göstermiştir Havva kadını, Ortaçağda iri yarı siman, Gotik çağda ince kurumlu bir dilber, Rönesans'ta iri yârı, koca göğüslü soylu bir kişiydi Havva kadın.

Taş ve mağara dönemlerinde, kadının cinsel yönden yerini gösteren en eski resim, Laussel mağarasındaki bir kabartmada görülmektedir. Bu kabartmada da erkek, tutkulu, isteyen ve yalvaran bir biçimde çizilmiştir. Kadın iri, erkek kadına göre ufaktır. Kadını cinsel bir varlık olarak değil, çalışır durumda gösteren en eski resim, 18.000 yıl önce Mezolitik dönemden kalma bir yapıttır.

Taş döneminde avcılıkla geçinen insanoğlu için yaşam o denli güç değildi. Av hayvanları bol, vurulan hayvanların etine ortak sayısı çok olsun istenilmiyordu. Oysa, buzulların Asya ve Orta Avrupa'yı kaplaması ile insanlar toprak ürünlerinden beslenmek, yalnız av eti değil, üretimi elinde olan gıdaları da sağlamak zorunluluğunu duymuşlardır. Böylece kadın, erkeğinin yanında görev almıştır.

Fizik gücünün sağladığı olanaklardan fazlasıyla yararlanan erkekler, uzun yıllar kadın-erkek ilişkilerinde kendi çıkarlarına göre bir düzen kurmuşlardır. Bu üstünlüğe karşılık, kadının annelik yete¬neği, onu saygıdeğer görülmeye, toplumda gerçek yerin almaya zorlamıştır. Sonu ölümle biten biyolojik varlığın kendisinden sonra gelecek kuşaklarda yaşamaya devam etmesi, insanlığın bitip tükenmeyen işlerinin yarıda kalmaması, onları kendisinden doğan bir varlığa teslim etmesi için, psiko-biyolojik duygular, yalnız çocuklarda biçimlendiğinden, çocuk yapan kadın her dönemde değer kazanmıştır.

İnsanlar, doğal zararlı faktörlere, düşmanlara, doğanın büyük yıkımlarına karşı daha güçlü olabilmeleri için, toplu yaşamak zorunluluğunu duydukları günden sonra, yöneten ve yönetilen iki grup ortaya çıkmıştır. Pazu gücü, akıl gücü ya da üreme yeteneği hangisi olursa olsun, bir üst sınıf, yanında yer alan kadını da, kendi düzeyine çıkarmak zorunluğunu duymuş, kral, kraliçe, bey, beyin karısı, prens, prenses, imparator, imparatoriçe gibi sınıflar doğmuştur. Tüm bu üst sınıflara karşın, kadın, gene erkeğin sağladığı olanaklardan gerilerde kalmıştır.

Aşağı tabkalarda ise, kadın - erkek daha eşit koşullardaydılar. Toprağı birlikte işlemek, işleri birlikte yapmak gibi nedenlerden ihtiyaca, ekonomik güce göre, tek ya da çok kadınlı evlilikler oluyordu.

İlkçağ insanlarının gelişigüzel yaşam içinde oldukları akla yakındır. Evliliğin sosyal sonuçlarına göre, bazı kuralları olması için, yüzlerce yılın geçmesi gerekiyordu. Nitekim, Mısır'da tahta çıkacak kişinin kan soyluluğu bakımından, mutlaka kız kardeşi ile evlenmesi gere¬kiyordu. Yoksa, yasal hakan olarak tanınmazdı. Bu gelenek sonradan kalkmış, son kez Helenistik çağda görülmüştür.

Musa'dan önce Yahudiler aynı babadan gelme kardeşlerin aralarında evlenmelerine izin veriyorlar, aynı anneden olan kardeşlerin evlenmelerine izin vermiyorlardı. Hazreti İbrahim, üvey kardeşi Sara ile evlenebilmişti. Oysa Hindistan'da Budha, altınca dereceye kadar evlenmeleri yasak etmişti.

Firavunların karıları, ister kardeşleri olsun, ister başkaları olsun, Mısır tarihinin her çağında önemli rol oynamışlardır. Dahası, kimi kocalar, refakat prensi durumuna düşmüşlerdir.

Babil, Roma'nın öncüsüydü. Babil devleti yasaların yönettiği bir devletti. Yazılı hukuk kuraları vardı. Milattan önce 2000 yılının başlangıcında kral Hamurabi bu yasaları bir bütün olarak topladı. Bu yasaların 252 maddesinin 64' aile hukuku ile ilgiliydi. Toplumsal niteliği olan kadım ve zayıfı koruyan bu yasa maddeleri arasında, son derece komik olanlarına da rastlanılmaktadır, örneğin, sevgilisiyle birlikte yakalanan evli bir kadın bu suçuna karşılık elleri bağlanarak suya atılırdı. Sevgilisi erkeğe de aynı işlem yapılırdı. Kanıtlanmamış durumlarda, tanrı tanık tutulur, şüpheli çift suya bağlanmadan atılırdı. Irmak tanrısı suçlu olup olmadıkları hakkında kararını verirdi. Bu ceza biçimi gözdeydi. İyi yüzme bilenlerin kurtulma şansı büyüktü.

Borçlu bir erkek, borcuna karşılık karısını, hatta çocuklarını rehin bırakabilirdi, üç yıla dek bu rehinelik sürerdi. Asur'un alınmasından sonra yasalar daha da sıkılaşmıştı. Kocasını aldatan kadının burnu kesilebilir, sevgilisi hadım edilebilirdi. Evli kadın sağlayan mamaların ise, kulakları kesilirdi.(*)

Gene o tarihlerde birçok tapınaklarda fuhuş, toplumun yasal saydığı bir eylem olmuştu. Heredot bir yazısında: «Mezopotamya'da her kadın evlenmeden önce, bir kez tapmağın birinde kendini bir yabancı¬ya vermek zorundaydı,» diyor. Bu eylem, dinsel bir nitelik taşıyordu.

Eski zamanlardaki cinsel törelerin en acımasızı Hindistan'da gö¬rülmektedir. Hindistan'da dul kalan erdemli kadın, kendini kurban eder ve eşine bağlılığını gösterirdi. Bir erkeğe emanet olarak verilen kadın, bu dünyada olduğu gibi, öteki.dünyada da eşi ile birlikte olması gerekirdi. Böylece, eşinin yakılan bedeni ile kendi bedeninin külleri¬nin birbirine karışması için kendilerini ateşe atarlardı. Bu töre, M.ö. 1000 yıllarından beri yürümekteydi. Bazen bir kadın, yakılacak ölü kocasının yanma, onunla birlikte yanması için odun yığınları üzerine uzandığı zaman, bir erkek ona elini uzatırsa, yakılmaktan kurtulur, bu ikinci adam onun kocası olurdu.

Eski kulağı kesiklerden deyimi buradan gelmiş olabilir.
Bu gelenek, 1829 yılında Lord William Bentick tarafından yasa¬larla yasaklanmasına karşın, gene de bu gibi olaylara rastlanmak¬taydı.

Aynı ülkede, yüksek sınıflardaki bebek denecek yaşta küçük çocuklar, kendi yaşıtlarına verilirdi. Kız çocukları, anne babaları için daima yük olarak görülürdü. Ellerinden ne kadar çabuk çıkarsa, o kadar iyi olurdu. Küçük kızın gelecekteki kocası, üç yaşında geçirdiği bir boğmacadan ya da başka hastalıktan ölürse, dul kalır, bu durum yaşamının sonuna dek sürerdi.

Milattan önceki çağlarda ele geçen kalıntılardan anlaşıldığına göre, Doğu ve Batı'nın geleneklerde olduğu kadar güzellik ölçülerinde de görüşleri ayrıydı. Doğulu etine dolgun, iri sarkık göğüslü, tombul kalçalı kadınları daha çekici buluyordu. Batı'da ise, özellikle Yunanistan'da, ince kadın tipi gözdeydi. Bu ince kadın tipi, çoğu kez erkek yapısı ile karışıyordu. Bu resim ve kabartmalarda, asıl olan cinsiyet, ister Hermes'i, ister Afrodit'i temsil etsin, yüzdeki anlatım ne kadınsı, ne de erkeksidir. Beden oğlan çocuğundaki gibi ince, kollar kız kolları gibi narindir. Sanatın acıklı ve görkemli görünüm yansıtmaya çalıştığı klasik çağda bile, cinsel özellikler nerdeyse yok olacak biçimde nötr duruma getirilmiştir.

Bir insan varlığının bir başkasını çekmesi, cinsel organlarına de¬ğil, değişik kimi estetik kurallarına bağlıdır. Bazı oranlar içinde alınan tat, hareketin temposuna, sözlerin tonuna, sayısız biçimdeki düşünce ve duygular arasındaki uyuma, dahası çatışmaya bağlıdır. Bu şeylerden doğan, daha bir yaklaşma gereksinimi cinselliğin üstünde olan bir şeydir.

Verimli topraklarına karşın, Yunanistan'ın en zengin bölgelerin¬den biri olan İsparta'da, yoksulluk öylesine almış yürümüştür ki, en ilkel toplumlardaki gibi, birçok kardeş bir tek kadını paylaşıyordu. Bu çok kocalık bile bir çözüm yolu olmamıştır. Açlık, aileleri bir tek çocukla kalmaya yükümlü kılıyordu. Her şeye karşın çocuk doğacak olursa, aile öteki Yunan şehirlerinde olduğu gibi, çocuğunu büyütmek, açık havada bırakmak ya da istediği gibi öldürmek konusunda özgür değildi. Çocuk devletindi. Baba, çocuğu bir sağlık kurumuna götürmek zorundaydı. Bu kurum, çocuğun durumuna göre, iyi bir asker olacağına inanmış ise, alır, bakıp büyütürdü. Sağlık durumu iyi gö¬rülmezse, Taygetus boğazındaki bebek mezarlığına atılırdı. Bu uygulamalardan İsparta'nın nüfusu gittikçe azalmıştır.

Atina'da bir erkek, geçimini sağladığı sürece, çok kadın alabilirdi. İlk karısı asıl olmak üzere, yasa ötekilerine de hak tanımaktaydı. Bu evlilikler, çeyiz üzerine kurulmuştu. Çocuklar konusunda evin mutlak hâkimi erkekti. Kadın kendi isteği ile çocuk düşürürse, katil diye yargılanabilir di. Ama erkek isterse, kadın çocuğunu düşürebilirdi. Doğan çocuğun yaşaması, babanın isteyine bağlıydı. Yaşaması istenilmeyen çocuk açık havaya bırakılabilirdi. Çocuğun baba tarafından kabulü, doğumdan sonra, on gün içerisinde önfromia denen bir törenle olurdu. Ancak bu törenden sonra baba, çocuğunu öldüremezdi.

Durum, Milattan önce beşinci yüzyılın sonlarına doğru değişmiş gibi görünür. Erkekler savaşa gidince, kadınlar kendi başlarına kal¬mışlardı. Bazıları beklemiş, kimileri de kendilerini tatmin yolunu bul¬muşlardı. Bir sürü evlilikler bozulmuştu. Zamanın gözde şairi, kadın¬ları savunuyordu. Erkekler hayatlarını feda etme pahasına savaşa gittikleri için fazla böbürlenmemeliydiler. «Bir çocuk doğurmak üç savaş kazanmaktan beterdi.»

Aristofanes, Atinalılara, kadınları başkaldırmaya kışkırtıldığında neler olabileceğini göstermiştir. Lysistrata adlı yapıtında, kadınlar, barışın sağlanması için, kocalarını eve izinli geldiklerinde yatak odasına kilitlemişlerdir. Bu arada Yunanlı ciddî bir düşünür, Yunan kocaları işi ciddiye almaları için uyarıyordu. Kadınlar savaş sırasında fazla ileriye gitmişlerse, sadece hasta oldukları için böyle davranmışlardır. Cinsel açlığın yarattığın fiziksel durum, bir kadının düşünsel dengesini bozardı. Bu öğretiyi yayan Hipokrates'di.

Hipokrat'a göre, en önemli kadın cinsel organı, rahim anlamına gelen histera'ydı. Rahim, erkeğin tohum ile düzenli tahrik edilmedikçe, kan yukarı çıkar, kadının zihnini bulandırır, bazen solumasını bile etkileyebilirdi. Kadınlarda sık görülen tedirgin durum, sinirlilik, böyle bir rahim hastalığı histeri oluyordu. Zamanında çaresine bakı¬lırsa kolaylıkla iyileşiyordu. Kan dolaşımını düzenli bir biçimde tutmak için kadınları normal içgüdülerini tatmin etmelerine izin verilmesi gerekti. «Nubat illiet morbus effuglet» (evlensin, bir şeyciği kalmaz). Bu iki bin yıllık bir süre her türlü histerik olayda, Hipokrat ekolünün reçetesi olarak kullanılmıştır.

Sokrat, kadınların çocukları üstündeki hakkının, baba ile eşit olmasını ileri sürdü. Platon, karı-koca arasındaki hakların tam bir eşitlik üzerinde kurulmasını istiyordu. Kadın ve erkek arasında tam bir cinsel ve toplumsal eşitlik olmak üzere, serbest bir aşk hüküm sürecekti. İhtiyarlığında yazdığı Kanunlar adlı yapıtında ise, düşüncelerini değiştirmiştir. Evlilik kuruluşunun olduğu yerde güzelliğe dikkat edildiği, rezalete sebebiyet verilmediği süre kanun dışı bağla¬ra izin verilebileceği kanısını ileri sürmektedir.

Tüm bunlara karşın, Atina'da kadın fazla haklar elde edememiştir. Cinsellik evliliğe karşı zafer kazanmıştır.
Atina'da erkek fuhşu da almış yürümüştü. Erkeklerin kendilerini kullandırmaları yasaya uygundu. Genellikle genç erkeklerle sevişme, daha az ücrete tabiydi. Hatta ücretsizdi. Asiller ve pek çok düşünür, sanatsever bu tür sevişmeleri öneriyorlardı.

Bugüne dek namusunu savunan kadınlar, evlenecekleri kocaları dışta kalmak üzere, erkeklerle olan ilişkilerinin «platonik» olduğunu ileri sürmektedirler. Bu isim, Platon'dan kalmadır. Bu aşkta bedensel zevk yoktur. Oysa Platon, entellektüel çekiciliğe dayanan kutsal aşk ile, yalnız fiziksel doyuma dayanan bedensel aşk arasında bir ayı¬rım yapmaktadır. Ve kutsal aşkın erkekler arasında olabileceğini ek¬lemiştir.

Kadınların da, bu arada erkeklerle aynı paralelde davranışta bulundukları bir gerçektir. İlk Yunan lirik şairlerinden Safo, Midilli adasında bir kız hümanist okulu kurmuştu. Safo, kendi öğrencilerinden birine âşık olmuştu. Karşılıksız kalan bu aşkı yüzünden, kendini denize atmıştır. Bu olayın Milattan önce, altıncı yüzyılın başında, erkek eşcinselliğinin Atina'da kök salmaya başladığı sırada geçmiş olması gerekir.

«Seks» sözcüğünü Romalılar çıkarmıştır. Sözcüğün kökü bazılarına göre Yunancadan gelmedir. Yunanca, «Hexis» kişinin fiziksel ve ahlaksal durumunu ifade etmektedir. Edebiyatta bu sözcüğü, ilk olarak Cicero kullanmıştır. Romalılar cinsel içgüdüyle, doğal bir güç gibi bakıyorlar, son derece önemli bir durum olmadıkça devletin bile kısıtlayamayacağını düşünüyorlardı. Cinsel yaşamdan yararlanmak insanlığın doğal hakkıydı. Bu hak, kadın için de, erkek için de aynıydı. Bu nedenle Roma erdenlik (bakirelik) üstüne olsun, evlilik bağlılığı konusunda olsun, titiz davranmıyordu. Erkekle kadın uyuşamıyorlarsa, ya da birbirlörini tatmin edemiyorlarsa, yapacakları şey, eş değiştirmekti. Ortaya bazı karışıklıklar çıksa bile, bu cinsel açlıktan daha iyiydi.

Roma'da evlenmeler çok küçük yaşlarda oluyordu. Kız çocuklar 12, erke çocuklar 14 yaşlarında evlenebiliyorlardı. Ve Roma'da da çocuk düşürme yasaktı.

Baba, Roma ailesinde mutlak hâkimdi. Kız olsun, oğlan olsun, onları isterse satabilir, hatta öldürebilirdi. Roma hukukunun ilk yazılı belgeleri «oniki levha» (M.ö. 457 - 449) soylularla (asillerle) halk arasındaki evlenmeleri yasak ediyordu. Bu yasa, tunç plaklarla ölümsüzleştirildikten birkaç yıl sonra, kaldırılmak zorunda kalındı. Çün¬kü Aşk Tanrısı yasalardan daha güçlüydü.

Yasalar boşanmalarda titiz davranmıyordu. Gizli aşklar kanlı bı¬çaklı olaylarla sonuçlanmıyordu. Hatta bazı kocalar, kanlarını birbir¬lerine devrediyorlardı. Ama kadına saldırı bir suçtu. Bir prensin oğlu bile, erdemli bir Romalı kadına elini süremezdi.

Başka bir yerde kendini tatmin etmesi gerekiyordu. Sırf bu yüzden de olsa, fuhuşa izin veriliyordu. Büyük etikçiler; Cato, Censer, Cicero ve Seneda fuhuşa evliliği koruyan bir kuruluş gibi bakıyorlardı. Çünkü, erkeklerin başkalarının evliliklerini bozmasını önlemiş oluyorlardı. Romalılar için fuhuş bir ticaretti. Bu ticaretin mallar olan kadınlar, hiçbir zaman aşk tanrıçaları, bereket tanrıçaları gibi görülmüyorlardı. Romalı hukukçular, fahişeyi açık seçik çizmektedirler. Fahişe, bedenini satarak kazanan bir kadındır. Resmi adı, kazanan anlamına gelen meterix'di.

Pompie'de lav kalıntıları altında kalan resimlerde ve duvar mo¬tiflerinde, cinsel aşkla ve birleşmelerle ilgili ilginç tablolar görülmek¬tedir. Romalılar cinsel içgüdülerini saklayamıyorlardı. Resim olsun, şiir olsun, buna yardım ediyorlardı. Yunanlıların bir türlü kurtula¬madıkları duygusal olayları, mitolojik örtülerle örtmek ve başka yol¬lara saptırmak, Romalıların hoşuna gitmiyordu. Cinsiyet gerçek bir şeydi. Niçin gerçek olarak gösterilmeyecekti.

Sanatkârlar, istedikleri rahatlıkla resim, heykel ya da şiir ürünleri verebiliyorlardı. Halk daha çok cinsel bilgi ve olayları öğrenmek istiyordu. Pripestius ağıtlarının birinde: «Enterisinin yarısını arkasına atmış, çekinmeden merak ve iştah dolu gözlerden utanmadan yürüyen, Via Sacra kaldırımlarında tozlu ayakkabıları ile sürtüp duran ve el değdiğinde nazlanmayan o kadınlar yok mu, ah! Nasıl da severim onları bir bilseniz. Ne hayır derler size, ne de cebinizi boşaltırlar,» diye bugün bile söylenmesi güç duyguları dile getiriyordu.

Çağının en genci ve yeteneklisi Ovidius, yeryüzü mutluluğu için başka bir öğüt veriyordu. Aşkın gerçek tadı,' kadını kazanmaktır; diyordu. İnsan, herkesin satın alabileceği bir kadınla yetinirse, bu zevke hiçbir zaman varamaz. Fetih ne kadar güç olursa, kale duvarları yıkıldığı zamanki tat da o kadar büyük olur. Bu bakımdan en büyük tat, kocasının üstüne; aman bir şey yapmasın diye titrediği, evli bir kadını baştan çıkarmadadır. Bu şiirinden bazı dizelerini (mısralarını ) görelim:

«Kocan yastıkların üzerine uzandığında, alçak
                 gönüllü bir davranışla yaslan ona
Derken yanına uza n, ama ayağın benimkine değsin,
                  Kocana gizli verdiğinde bedenim,
                  görevini yerine getiriyorsun,
                  başka çıkar yolu yok da ondan,
Ama gece sana ne getirirse getirsin,
Ertesi gün, yeminle inkâr et bana onun olduğunu.»

Roller değişmiştir. Âşık erkek kıskanmaktadır. Evlilik döşeğinde geçirilen gece, ihanet saatidir, namussuzluktur. Gerçek aşk, gündüz olur. Evli kadına âşığı geldiği, pancurların gün ışığına kapandığı zaman. Ovidius gizli sanat şairidir. İki âşığın birleştiği alacakaranlığın şairi.

Müslüman ülkelerinin cinsel aşk tarihi, çoğu kez, sıcak aşk geceleri, haremin şehvetli" yaşamı ve harem ağaları ile anlatılır. Sıcak iklimde aşk daha tez canlanıyor, erkekler, kadınsız kalamıyorlardı. Kadınların gerek doğum, gerek çabuk yıpranmaları yüzünden, çok karılı evlilik kurumuna izin veriliyor, ancak bu durum yasal ve sosyal yönden bazı kurallara bağlanıyordu.

Harem yaşamının, dramatik, heyecanlı, ama kadınlar için acılı bir yaşantısı vardı. Yüzlerce kadın, cinsel açlık içerisindeydiler. Haremin efendileri çoğu kez yaşlı, cinsel yönden belki de zayıf kişilerdi, üstelik Don Juan olsalar bile, bu kadar kadına, yalnız bir kez bile sıra gelmesinin olanağı yoktu.

Katolik kiliselerinin akşam dualarında: «Ecce emin, in iniquita-tibus canceptus sum et in peccatis canceqit me mater mea — Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken» hâlâ bu sözler okunmaktadır. Bu duygular altında kadın-erkeğin, akşam yatağa girdiklerinde cinsel yaşamları, birçok psikolojik baskılarla yürütülüyor demektir.

Papazların, rahibelerin bekârlığa mahkûm edilmeleri, buna karşın, zaman zaman kilise aşkları, insanlık tragedyasının bir başka yönünü yansıtmaktadır.

Ortaçağ, kadına gizlemesini bildiği sürece, biraz daha özgürlük getirdi. Şeytanlar, kadın ve erkekleri kolayca kandırabiliyorlar, özellikle kadınların kanına giriyorlardı. Şeytan, kadının kanma girdi mi, türlü kötülük ve felâketler beklenebilirdi, üstelik büyücüler de boş durmuyor, şeytana taş çıkartacak bir ustalıkla çeşitli kötülükler yapıyorlardı. Bütün bunların sonunda mahkemeler tanık istiyor, saptanmamış suçlar cezasız kalabiliyordu.

Kibarlar arasında şövalyeler, cesaret ve ustalıklarını kadınlar uğruna gösteriyorlardı. Bununla birlikte, orta sınıf halkın koruyucusu olma sıfatını taşıyordu. Erdemini (namusunu) koruma uğruna kılıcını kullanma kadar, bekâret kemerleri de moda halini almıştı. Bir tüccar, bir asker, bir süre karısından ayrı kalacaksa, ona demirden bir kemer takıyor, böylece karısının namusunu koruyordu. Kadının bu demir kemer içerisindeki ruh durumunu kim düşünürdü. Asıl olan, bir erkeğin penisinin kadının vajinasına girmemesiydi. Bunu önledikten sonra, erdem (!) korunmuş olunuyordu.

Bekâret kemerlerinin acılarını, olaylar ve tarih bize duyurmuştur. Kocası savaşta ölen bir kadının, ölene dek bu demir parçası ile yaşaması, anahtarı yitirilen böyle bir kemerin, kocasının dönüşünde bile açılamaması, birçok kadının başka hastalıktan ölümü durumunda, bu kemerle gömülmesi gibi acı olaylar hiç de az değildi.

Kadınların bu işkenceye karşı bazı kurtuluş yolları vardı. Genellikle şişman kadınlar kemer takıldıktan sonra, bir hayli kilo vererek, kemerini sanki külot çıkarır gibi çıkarıveriyorlardı. Yedek anahtarlar üzerine düzenlenmiş öykü ve taşlamalar (hicivler) ağızlarda sakız olmuştu. İspanya'da 19. yüzyıla dek bu kemerler kullanılmıştır.

Haçlı Seferleri fuhuşun büyük ölçüde artmasına neden oldu. Sosyal disiplinin bozulduğu her olayda, her savaşta olduğu gibi, Haçlı Seferlerinde de aynı sonuçların doğması olağandı. Haçlı Seferlerini düzenleyenler, koca bir orduyu kadınsız tutmanın kolay olmayacağını anlamışlardı. Çıkış limanları, kendilerini Haçlılara veren kadınlarla kaynaşıyordu.

Rönesans dönemi, kelimenin tam anlamı ile insanlığı açmıştır. Bu insan bedeninin açığa çıkması ile olmuştur. Resimde, özellikle heykelde sanatçılar istedikleri rahatlıkla çalışabiliyorlardı. Artık kadınlar, Havva Ana gibi çırılçıplak resmedilebiliyordu. Çıplak yaratığın şehvet uyandıran sanatı, Vedik'te doğmuştur. Uyuyan Venüs, Urbino Venüsü adlı resimler, şimdi sanat müzelerinin en gözde yapıtlarıdır.

Ressamlar, çıplak kadım bir öykünün asıl konusu olarak işlemeye başladıklarında ve böylece figürlerine hareket verdiklerinde, temsilî sanatın cinsel çekiciliği çok daha artmıştır. Venedikli bir ressam Tintorettio'nun halen Viyana'da bir müzede bulunan resmi, kadın bacaklarını dikkatle aralamış, gizli bir şey bırakmayan şehvetli bir görünümdedir. Ama bu yetmemiştir sanatçılara, insanlar çıplaklığa alışmışlardır. Her şeyini gösteren bir kadın, artık insanı fazla duygulandırmamaktadır.

1520 yılları dolaylarında Refael'in gözde öğrencisi Guillio Romano, cinsel birleşmeleri türlü pozisyonlarda on altı resimde canlandırmış, büyük bir tepki yaratmış, sanatkârın tezelden yakalanıp tutuklanması istenilmiştir. Türlü serüvenlerden sonra sanatçı kurtulabilmiştir.

Cinselliğin tarihi incelenirken, Aretino'nun adı unutulmaz. Aretino'nun açık saçık şiiri ve serüvenli yaşamı, çağına özgü bir anlayışı göstermesi yönünden, oldukça aşırı bir örnektir. İlgi çeken bir yapıtı da cinsellik felsefesidir. Onun şu sözlerini birlikte okuyalım: «Gözlerimize en büyük zevki veren, görmemize engel olan şu tiksinç fikri ve edep denen şeyi şeytan alıp götürsün! Bir erkek kadına nasıl biniyor, bunu göstermenin ne zararı var sanki, insanlar hayvanlardan daha mı az serbest olmalı. Bana göre toprak ananın verdiği o âletin resimlerim boynumuzda, şapkalarımızda taşımalıyız.» Bu savında, «Humana son sunt turpia - İnsanın utanılacak yanı yoktur» özdeyişini yeniden canlandırmıştır.

Erkekler, ortaçağın kadının tapınma alışkısından (âdetinden) kadınlardan el ayak çekmiş değillerdi. Kadınlara pek rağbet vardı. Asil ve yüksek burjuva hanımları akademilere kabul olunuyorlar, iyi öğretmenlerde okuyorlar, felsefe, matematik, biyoloji dersleri almaya teşvik olunuyorlar, resim yapmak, bestelemek ve yazmak için büyük destek görüyorlardı. Ama bu alışılmadık serbestlikten elde edilen ürün pek önemsizdi. Herhangi başka bir çağdan daha çok dahi yetiştirmiş olan bu çağda, ünlü düşünürler ve sanatçılar üstesinde kadın adına rastlamak olanaksız gibidir. Bu çağda da kadın, ozanın (şairin) taptığı alçak gönüllü «ilham perisi» rolünde kalmıştır.

Gerçek bir Rönesans adamı olan Luther'in, cinsel sorunlar üzerinde açıktan açığa konuşmaktan çekinmediği ve evli çiftlere ünlü bir öğüdü vardır:

Haftada iki kere
Hakkıdır kadının
Ne bana zarar, ne sana
Yapar yılda iki kere, elli iki.


Bu dizelerden de anlaşılacağı gibi, evlilikteki cinsel birleşme, her iki yanın hakkı ve görevidir. Kadının da hakkı vardır bunda... Bir evlilik kısır kalmışsa, kadına da erkeğe tanıdığı hakları tanıyordu.

Yıllar akıp gidiyor, toplumlar uygarlığa doğru hızla yol alıyordu. İnsanların sorunları hâlâ büyüktü. Mantık, felsefe henüz laboratuarların hassas tartılarından geçip, aritmetiksel anlatımını almamıştı. Mikroplar, bulaşıcı hastalıklar kol geziyorlardı. Frengi, belsoğukluğu kadını erkeği bu dünya nimetlerini tattığına, tadacağına pişman ediyordu. İstenmeyen doğumlar, doğumdan ölümler, kadının bitmeyen çileleriydi.

1651'de Harvey, üremede kadının en büyük rolü olduğunu ileri sürüyordu. Daha sonra bu düşünce: «Viyum Omme ex ovo — Her canlı şey yumurtadan çıkar» sözü ile bir özdeyiş oldu.

1677 yılında Ham adında bir öğrenci, spermleri gördü. Daha sonra döllenmenin gizleri (sırları) öğrenildi. Yeni yeni sorunlar tartışma konusu oldu. Durmadan çoğalan insanların geleceği ne olurdu? Ya da bu kadar salgın hastalıklar ve savaşlar için tek çıkar yol, üremek gibi ikilem görüşler, kadını fazla önemsemeden, savlarını ekonomik kurallara dayanarak ileri sürüyorlardı. Kadın, doğuran bir makine olduğu sürece tartışmalarda onun oyu gereksizdi.

Politika alanında sayılan ünlü beş on kadını, kraliçeyi tüm kadınların temsilcisi gibi görmek yanlıştır. Kadın, gerçek yerini daha almamıştır. Eşitlik konusunda gerçeği, çağımızda bile bu eşitliğin bir çok yörelerde ve ülkelerde hâlâ sözde kaldığını görüyor, tanık oluyor ülkemizden hiç sözetmiyoruz.

 
Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11
 
Begen


  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena