EL KIZI

Halk dilinde “el kızı” üzerine söylenmiş sözler vardır. Bunların da çoğu, halen tüm canlılığıyla yaşamaktadır. Genç kız dişiliğinin bilincine erişir erişmez, “baba ocağında” bir konuk olduğunu anlayıverir. Kolay değildir bu, kişinin koşullandığı, alıştığı ortamdan, sevdiklerinden kopup, bilmediği bir yabancı bir ortama gitmesi. Daha ergenliğin, cinselliğinin yaş sınırına girerken, acımasız katı bir benimsenin özdeyişi ile karşılaşır: “on beşinde kız çocuğu ya erde, ya yerde gerek”. Bazı yörelerde ise bu “… ya ele ya yere,” diye söylenir. On beşinde kız cinselliğinin itilim ve tutkularıyla, o doğal, o saygı değer davranış ve yönelişleri, ailece öylesine utandırıcı ve yüz kızartıcı sayılır ki, henüz evliliğinin bilincine ve sorumluluğuna erişmeden “ele, ya da yere” yaraşık (layık) görülür. Onun yaşam dolu, doğal güçlü güdüleri, ölümle eşdeğer tutulur.
 
Genç kız bilir ki, kendi evinde, “el”e gitmesi gereken bir yabancıdır. Bu nedenle yaşamını, düşlerini, gideceği bir başka eve göre programlamaya başlar. Oysa, gittiği ev de, onu uzun süre benimsemeyecek, ona “el” gözüyle bakacaktır. “Ağlarsa anam ağlar, gayrisi yalan ağlar,” ya da “el kızı yalan ağlar” sözcüklerinde olduğu gibi, kadın gittiği evde de aileyle kolay bütünleşemez. Çünkü orada da “el kızı”, “yalan ağlayan” biri oluverir. Bu özdeyişte örtülü bir kırgınlık, kızgınlık gözden kaçmamaktadır. Kadının göz yaşlarının yalan oluvermesindeki suçlama, erkeğin olası bir ölümü durumunda, süren yaşam gereği, kadının bir başkasına gidebileceğinin, kuşkusu yatar. Bu kuşku, yaşam boyu, erkeğin içinden atamadığı bir duygu gibidir.

Gençlik yıllarımızda erkek olmanın gururuyla, yüzlerce kez okuduğumuz ünlü bir şiir vardır. Diyelim ki, geçmişte bir kadınla olunmuş, gün gelmiş bu ilişki bitmiş, bir başka biçime dönüşmüş. Olamaz mı? Herkesin yaşamında olur. Olması da gerekir. Buna baş kaldırır bizim erkeğimiz. Ona bir ozanımızın dilinden seslenir: “unutmazsın… unutamazsın/kan değil tüküremezsin/ruj değil silemezsin/dişi dudaklarına dişlerimle yazdığım iki hecelik erkek adımı/unutamazsın.” Neden unutamayacakmış diye düşünmez. Kendi unutmuştur bile. İster ki, kadın bu öpücüğü yaşam boyu unutmasın, bedelini gözyaşları, ve sonsuz bekleyiş ile ödesin.
 
Kızlarımız bir yönelişe hazırlanırken, sert bir duvar gibi, “Eloğlundan yar olmaz” benimsemesi çıkıverir karşılarına. İnsan ister istemez düşünüyor: Bu toplum, bu kişiler, bu bağnazlık evliliğe karşı mı? diye. Daha işin başında böylesine yabancılaştırma, böylesine ürkütüp korkutma ve alçaltma neden? O el oğulları, el kızları olmasalar, kim olurdu şimdi yer yüzünde? Hangi yavruyu sevebilir, hangi yaşamı sürdürebilirdik? Nedeni bilinmez bir bozgunculuk, cinselliğe karşı düşmanlık, tedirginlik içinde kurulur yaşam. Bir yandan doğanın güçlü, canlıyla birlikte var olagelen köklü duygular, öte yandan, aman dikkat! alarmıyla yaratılan korkutmalar. İşte cinselliğe karşı, onu hor gören bir özdeyiş daha: “El kapısında gözüm yok, bir sırnaşık kızım yok.” Birbirlerine en yakın olmaları gereken aileler, iki ailenin de kanını taşıyacak torunlara karşı, el kapsı oluverirler. Ve herkes birbirlerinin el’i, yabancısıdır. Bu el sözcüğü, ananın babanın kızlarını bir tür, gözden çıkarma anlamını da taşımaktadır. Kız çocuğu “el kapısı”na gittikten sonra, artık her şey o kapının yönetimine geçer. Verilen, varan kızındır, alan ise erkek. Biri edilgin, öteki etkindir. Ve kız, bir erkeğe değil, bir aileye verilir. Kırsal kesimin değişmez kuralıdır bu. Kuşkusuz kırsal kesimde yaşam iki kişiyle (karı-koca) olanaksızdır. Ancak, kız vardığı evde aile bireylerinin tümüyle uyum sağlamak zorundadır. Çocuk bile doğurmuş olsa, “el kızı elde çok, evlat belde çok” tekerlemesinin içine düşü verir. Yönetimi yüzyıllardır elinde tutan erkekler, hiçbir sosyal hak ve dışa açılım tanımadıkları karılarının yeteneklerinin körelmesine, us’larının donmalarına neden olmuşlardır. “Saçı uzun aklı kısa” aşağılamalarıyla ikinci, üçüncü sınıftan birileridirler. İşte aile dramı, toplumsal yetersizlik de bu karmaşalar içinde başlar.
 
Şoför kamyonunun arkasına yazar: “kes hızını ağlatma el kızını”. Hem ağlayacak, hem çocuğun anası erkeğin karısı ailenin gelini olacak, hem de her olumsuzlukta “el kızı” nitelenecek.
 
Vatana millete hayırlı olsun. En büyük aşklar bile, el oğlu, el kızı kavramlarıyla etiketlenerek evlilikler yapılır. Oysa kızlarımız doğduğu evde anasının babasının yanında, yani yumasın da ortalama 20 yıl yaşamıştır. Ama, gelin gittiği evde 50 yıl yaşayacaksa bütün üretimini, emiğini, terini, canını o aile içinde harcayacaksa: NEDEN EL KIZI ?

Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11

 
 

Begen



  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena