Evliliğin Engebeli Yolu

Evlilikler sosyo-ekonomik bir kuruluş olduklarından, kız çocuklarının, adalet dengesini saptırmamaları uğruna, «büyük dururken küçüklerin evlendirilmemesi» bir başka adaletsizlik yaratmaktadır. Bu benimsemeyi; «Büyük dağa kar yağmadıkça küçük dağa sıra gelmez» deyişinde görüyoruz. Kimin kimi neden ne zaman seveceği belli değilken, herkesin yaşamı, duygu ve düşüncesi, geleceği, kendini ilgilendirirken, küçük olanlar, evlilik yaşlarına gelmiş olsalar bile, ablalar, ağabeyler onların duyguları ve geleceklerine engel olurlar. Bu yoldan kardeşler arası düşmanlıklar, kin ve kırgınlıklar doğar. Bu konu toplumun mutsuz benimsemelerinden biridir.

Son yıllarda kimi toplumlarda evlilik ve eş seçmelerde bilgisayarlara başvurulmaktadır. Bilgisayarlara verilen ön bilgiler; beğeni, zevk ve tutkular, gibi, kişilik yapısının ana elemanlarıdır. Sonra eşi olacak kişide aradığı özellikler belirtilir. Bunlar arasında fizik özellikler de vardır kuşkusuz. Bunlara karşın, bilgisayarlarla yapılan evlilikler de sağlıklı sonuçlar vermemektedir. Çünkü evlilik, uzun bir yaşamı bölüşecek bireylerin duygu, mantık, sezi ve sevgi bütünleşmelerini içeren, bu parçaların ayrı ayrı toplamından da öte, anlamlı, sorumluluk isteyen bir kuruluştur. Evliliği ilgilendiren her yeni statü ve değişiklik, eşlerin ona karşı daha önceden kolay kestirilemeyen alacakları tavırlara bağlı olduğundan, bu değişimleri bilgisayarlar bile saptayamamaktadır. Bundan dolayı evliliğin toplumsal dinamiğine, bireylerin de aynı oranda bir değişimle ayak uydurmaları gerekmektedir.

Evlilik ve birçok öteki sosyal üst yapı kurumları, özellikle bizim toplumumuzda yüzyıllar boyu durağan olarak süregelmiştir. Bunun sonucu olarak, katı toplumsal üst benler oluşmuş ve katı benimsemeler, ödün vermez yapısallaşmalar ortaya çıkmıştır. Şimdi geçmişte bize çok güç gibi gelen sosyal yaşam, içinde yaşayan çağın bireyleri için fazla zor olmamıştır. Bu nedenle evliliğin durağan kalıpları, yadırganmayan, yadırganmadığı için de, yazgının boyun eğişiyle sineye çekilen bir kurum olarak benimsenmiştir. Oysa hızla değişen sosyal değer yargılan, yeni gereksinme ve arayışların doğuşu, etkin iletişim ile toplumlar, büyük değişimlere uğramışlardır. Toplumların geleceği insanların mutluluğu şimdilik bu değişime ayak uydurmaya bağlı olarak, belirlenip biçimlenir görünmektedir.

Toplumda yüzlerce yıldır kadın, erkek ayırımı halkımızın büyük bir yalnızlığına neden olmuştur. Bütünleşememiş ailelerden kaynaklanan, bütünleşememiş erkek ve kadınların ayrı değer yargılarının tümü, insan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu ayrılık, bir kısır döngüde, işleriyle, zamanla insanlar arası kopuklukların büyümesine yol açmıştır. Özellikle, dinsel kurumlar burada belirgin rol oynamıştır. Aslında ataerkil düzen, tüm İlhakları erkeklere tanırken, dinsel kurumlar da bu kopukluğu güçlendirici kurallar getirmişlerdir. Kadınlar, ırgat işlevlerini yüklenirlerken, bir yan da, çocuk doğurma gibi güç ve önemli bir görevi üslenmişlerdir.


Ve Erkek Egemenliği

Toplumumuzda erkek egemenliği öylesine dal budak salmıştırtır ki; bu hak, kadının sevgisine, cinselliğine de uzanmıştır. Örneğin, kadınların yaşamlarından çalınan büyük dilimler, kıskançlık örtüsü altında, toplumsal bir değer yargısı kazanarak, erkeklerin lehine çalışan cinsel bir iffet! kavramına dönüşmüştür. Bu yoldan erkekler, kadına yüzde yüz sahip olma hakkını elde etmişlerdir. İş bu kadarla da kalmamış, kadınlar salt cinsel ve toplum yaşamlarından değil, biyolojik yaşamlarından da özverilere zorlanmıştır. Böylece, kadının başı, yüzü, ağzı, örtülmüş, evde dört duvar arasına, dışarıda giysiler içine hapsedilmiştir. Erkek egemenliğinin kompleksleri ve kendilerini kanıtlama mekanizmalarıyla, mahrem, namahrem ayırımları, katı üst benler oluşturmuştur. Kadınların saçlarının bir telinin bile, neredeyse kendi erkek çocuklarına dahi, gösterilmemesi gerektiğine kadar ileri gidilmiştir. Bu değer yargıları, «karıyı kaynına, parayı koynuna yani kadının kardeşinden başkasına emanet edilemeyeceği» özdeyişiyle de dile getirilmiştir. Karının, parayla eşdeğer gibi sayılıp, atasözlerine girmesi onun bir mal gibi görülmesinin de kanıtıdır. Nitekim, «tarlayı düz, karıyı kız al» özdeyiminde de mal ile (tarla) kadın aynı şekilde değerlendirilmiştir.


İslâm dini, kuruluşunda ufak aşiretler ve gruplardan oluşmuştur. Bu birbirinden kopuk grupların güçlenmesi için, erkeklerin aralarında sık sık birlikte olmaları gerekmiştir. Bu gereklilik, dinsel ritüellere yansımıştır. Bu gereksinimin koşulları çerçevesinde, bir tapınma ritmi kurulmuştur. Çöl koşullarında ve kırsal kesimde güneş doğmadan yaşama başlama, doğayla mücadelede zorunludur. Bu nedenle, sabah uğraşısına başlamadan önce gün ışırken, sabah ezanıyla, erkekler camiye çağrılarak, günün ilk toplantısı yapılmıştır. Ancak kadının kocasından önce kalkması da zorunludur. “Ağustosta ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez” sözü bu gerçeği dile getirir. Cemaatle kılınan namazın daha" sevap olduğu inancı, erkekleri bir araya getirmeye yetmiştir. Ancak bu birliğe kadınlar katılıp sokulmamıştır.
 
Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11
 
Begen


  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena