Şehitlerimiz


Recep oğlu İsmail dayım, Edirnekapı Çanakkale Şehitleri Mezarlığında yatıyor. Çanakkale savaşları için, Anadoluda eli silah tutan gençleri toplayıp cepheye gönderiliyorlar. Köyümüz Uşak’a 7 km mesafede. Dayım 17 yaş dolaylarında, hareketli biri olduğundan, bu kargaşa döneminde, Uşak’a gitmek istiyor. Babası ölmüş, ailenin reisi ağabeyi İbrahim, ömrünün 11 yılını cephelerde geçirmiş. Köye, göğsüne saplanan yorgun bir mermiyle dönüyor. Onu gizli madalya gibi, hayatı boyu içinde taşıdı ve devletten de bir kuruş yardım almadı.

Komşular dayıma: “Deli oğlan gitme, gideni tutup askere gönderiyorlarmış” dediklerinde, “beni Hatıp amcam kurtarır” diye yola koyulmuş. Hatıp amca köyün yaşlısı, sözü de köyde geçiyor olmalı. İsmail dayımın gözünde, Hatıp amcadan daha büyüğü de yok dünyada.

Uşak’a varır varmaz tuttukları gibi, kapalı bir kışlaya alıyorlar. Haber köye geliyor. Köylünün elinde para da, yiyecek de yok. Kadınlar akşam olunca bir yatak çarşafını kesip, sırt çantası yapıyorlar. Ekmek, biraz peynir, soğan ertesi sabah yaya Uşağın yolunu tutuyorlar. Yanlarında sekiz on yaşlarında anam da var. Kışlaya vardıklarında demir parmaklı bir pencerenin ardından, birbirlerini görüyorlar. Dayım anneme: “Anaş” (öyle alışmış), “sana sakız alıvereyim mi?” diyor. Anamın aklında kalan son ve uğurlama anısı da bu oluyor.

İsmail dayımdan tek bir mektup geliyor. O dönemde okuma yazma bilenler de çok az. Bir ufak kağıda yazılmış selam sabahtan sonra, mektup bir iki mısra ile son buluyor: “Sivas dağında kar kalmadı, yüreğimde yağ kalmadı, daha çok yazacaktım ama, kağıdımda yer kalmadı” sözcükleri de, anamın belleğine ve yüreğine saplanan bir kurşun gibi, bu dizeleri de hep anımsıyor.

Ölümünden 70 yıl sonra, dayımın mezarını tesadüfen buldum. Bir gün onu ziyarete gittiğimde, ileride Edirnekapı da terör şehitleri askerlerimizin, mezarlarını gördüm, ilk ziyaretimi yaptım. Sonra oradan kopamaz oldum. Bu ziyaretler, benim için haftada bir iki mutlaka gitmezsem olmaz, gibilerinden bir tutkuya dönüştü. Sanki manyetik etkisi olan bir büyüye kapılmış gibiydim. Her fırsatta gidip orada, şehit anaları, babaları, yakınlarıyla dostluklar kurmaya başladım. Benim için bir görev olan bu ziyaretlerimin ilki de şöyle oldu.

Bir bankın üzerine oturdum. O sırada şehitlikte kimse yok. Derken bir adam, bir kadın, bir de 10 yaşlarında çocukla bir aile gelip. Önümdeki mezarların birinin önünde durdular; adam: “Oğlum”, dedi ben koptum. Gözümden engel olamadığım yaşlar akıyor.

Bir süre sonra yanıma geldiler. Ben hala ağlıyorum. Ama onlar ağlamıyorlar. Ölümün acısına yürekleriyle katlanırken, gözyaşları artık sıradan olmuş. Öğrendim ki, adam şehidimizin amcasıymış. Yaşadığım bu anı ve o resim beni şehitliğe sanki zincirle bağladı.

Ailelerle dostluklar kurdum. Acılarına ortak, kimi zamanda onların teselli kaynağı oldum. Üçüncü, dördüncü gidişimde baktım ki, bir şehidimizin mezarının üzerindeki çiçekler solmuş ve mezar bakımsız. Onu kendime manevi evlat seçtim. Artık ziyarete giderken bir de amacım vardı. Mezarını çiçekler ve güllerle donattım. Temizliğini yaptırıp, çiçekleri haftada 2 kez mutlaka sulamaya gidiyordum. Bir süre sonra baktım ki, onun gibi bakımsız başka mezarlar da var. Onları da, manevi evlat listeme aldım. Artık 10 manevi evladım olmuştu. Bu kere işçiler de götürerek, işi biraz daha büyüttüm. Önce Eminönü’ndeki çiçeklere uğruyor, satın aldığımız çiçekçileri mezarlarına dikiyorduk.

Küçük gibi görünse de, iş olarak öyle çok da kolay değildi. Sulama ve mutlaka bakım istiyordu. Bununla da yetinmedim, kutsal ya da ziyaretçilerin bol olduğu günlerde, evde yaptırdığım irmik helvasıyla içecek de götürüp ikramlarda bulundum. Çocuklara şeker ve ailelere arada lokum götürüyordum. O tarihlerde, birkaç kez çıktığım yurt dışı gezilerinden dönerken, çocuklara, saatler, kolyeler, kalemler de getiriyordum. Kimi gençliğe geçiş dönemindeki çocuklara da, bilgisayar aldım, bu yardımları örgütlemeye başladım.

Tüm mezar taşlarının fotoğraflarını çektirdim. Şehitlerimizin anısına kendi olanaklarımla bir kitap bastırıp. Türk halkına ve ailelerine armağan etmenin ilk girişimlerinde de bulundum. Kitap basma makineleri olan karargahlardaki yetkili, yüksek rütbeli subaylarla konuşup, danıştım. Ben kağıdını alayım, siz ücretsiz basar mısınız? diye sordum. Ankara’dan izin almak gerekiyormuş. Gene bir keresinde gittiğimde, orada askeri bir koruma timi de vardı. Komutanla sohbet ettik. Düşüncelerimi onlara da açtım.

Bu ziyaretlerimde, hem insanlığın hem de halkımızın, Anadolu anasının iç dünyalarının resimlerini beynime kazıdım. Asla bir başka yerde görülebilecek görüntüler değildi bunlar. Bir ananın, oğlunun mermer taşını, adeta incitmeden bir eliyle okşayıp sıvazlarken, gözlerinden yanaklarına süzülen yaşların, farkında bile değildi. Başını mermere dayamış ona, mahcup bir dinginlikle bakan gözleri, ağzındaki o sıcak, o mahcup o saygılı bakış fotoğraflarını da beynimde anılarımın arasına çerçeveleyip astım.

Elin adamı, Afganistan’a, gider, orada bir genç kızın bakışlarının fotoğrafını çeker. Time dergisine kapak olur. Dünya bunu seyreder. Yıllar geçer, gider gene o kadını bulur, tekrar resmini çeker, onu da belgeler, dünyanın vicdan ufkuna armağan eder.

Ama bizim medyamızdan kimse, gidip de, böyle bir ananın sesiz isyanını fotoğraflayıp belgelemeye çalışmaz.
Bu ziyaretlerimde gördüğüm bazı tabloları aktarayım: Şehidimizin kız kardeşi evlenmiş, gelinlik giysileriyle ağabeyinin ziyaretine geldiler. Gülmesi gereken bir günde ağlıyordu.

Bir başka ziyaretimde: Çiftler nikahtan çıkıp gelmişlerdi. Nikah şekerini mezarının başına koydular ve ağlayarak dualarını ettiler.

Bir baba ruh ve akıl sağlığını yitirmiş, öylece dolaşıyordu. Bir çoğu eski mahallelerini terk edip, yeni mahallelere taşınmışlar. Çünkü, “şu taşa oturmuştu, şurada oynamıştı, şurada düşmüştü” gibilerinden, dayanılmaz anılarla başedemeyeceklerinden, mahalleyi terk etmek zorunda kalmışlar. Gene bir çoğunun annesi, babası ya da her ikisi, kalp hastası ya da felç olmuş. Bir bölümü İstanbul’u terk edip kendi memleketlerine dönmüşler.

Sözünü ettiğim bakımsız mezarlar bu yüzden ihmal edilmiş.

Bir gün bir mezar başında genç bir kadın, öylesine sessiz ağlıyordu. “Başınız sağ olsun. Bu çocuğu ben manevi evlat edindim, üzerindeki çiçekleri de ben diktirdim” dedim. Gözyaşlarını saklamaya çalışarak. “Ya öyle mi? farkında değilim” diye yanıt verdi.

Birinin erkek kardeşi, ablasının çalıştığı konfeksiyon atölyesinde, sabaha teslim edilecek iş çokluğundan, yardıma gelmiş, uyumadan ertesi günü otobüse binip, vatan hizmetine koşmuş. Gidiş o gidiş…


Resimleri Büyük Halini Görmek İçin Üzerine Tıklayınız.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM
 
Yukarıda ilk bölümünü okuduğunuz, şehitlik ziyaretlerimin sonunu merak ediyorsunuzdur. Şimdi onu anlatacağım:
 
O günden bu güne 3 yıl geçti. Manevi oğullarımın mezarlarının üzerine diktiğim çiçekler solmuş ve kurumuş. Güller budanmadığından cılız kalmıştır. Baharda tek tük bir iki tomurcuk ve çiçekle: “Bizi unutmayın” diyen mesajlarını ise, Haydar babaları alamamıştır. Çünkü 3 yıldır onları ziyarete gidemiyor.
 
Gidemememin nedenime gelince:
 
Son gittiğimde şehitlikte  ziyaretçi yoktu. Belki bir iki aile gelir diye oturdum bekliyorum, biraz uzakta iki genç erkek, aynı tip giyinmişler, 25-30 yaşları arasında ayakta duruyorlar. Giysileri mafya filmlerinde gördüklerimiz gibiydi. Duruşları sessiz donuk ve sertti. Bir arkadaşlarını ziyarete geldiklerini sandım. Yanlarına gideceğim, konuşacağım acılarını paylaşacağım.Meğer düşündüğüm gibi değilmiş.
 
Başka amaçla geldikleri daha merhaba derken anlamıştım.Olayın seyrini anlatmaya gerek yok. Bu tehlikeyi kazasız belasız bir manevrayla atlattım. O tarihten önce de bir başka mezarlıkta. Üzeyir Garih öldürülmüştü. Bu da belleklerde, mezarlıklarda bir korku çağrışımı yaptırıyordu.
 
Olabilecek bir tehlikeyi atlatmıştım ama, mesajı da almıştım. Hangi amaçla geldiklerini bilmediğim, ama yaşadığım ve de atlattığım tehlike, şehit aileleriyle dostluklarımı şehitlerimizle manevi bağlarımı ve manevi oğullarıma yapabileceğim yardımları kesti.
 
O şehit aileleri, kim bilir benim için ne düşünüyorlardır?... “Bir hevesti geldi geçti”, “psikolojik  olarak üzüldüğü için gelmiyordur” diyenlerde olabilir. Asıl nedenini hiç bilmiyorlardır, ve düşündüklerini de hiç sanmıyorum.
 
Öyle düşünseler, bu insan ve insanlık hakkını zorlayan bir durum olurdu.
 
 Bakımsız, solgun çiçekli mezarlarında yatan manevi evlatlarım: Bakın gene bayram geldi. Keşke eskisi gibi gelebilseydim de, bu bayramda da sizin kabriniz temiz ve donanımlı üzerleri çiçekli olsaydı ve boynunuz bükük kalmasaydı.
 
Bu ne sizin, ne benim kederim, ne de ailenizin kaderi. Kimler utanacaksa onlar utansın.
 
 Huzurlu yatın. Bu halk, bu ülke ve gelecek kuşaklar, sizin gibiler oralar da yattığınız için ayakta ve güvencede.
 
Topraklarınızı saygıyla öpüyorum.

 

Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11

 
 

Begen



  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena