Alt Ben Üst Ben ve Ego Sorunu

Freud’a göre insan psikolojisi üç ana öğeye göre biçimlenir. Biri doğuştan varolan, yaşama içgüdülerimizi, yaşamın tadını yaşama sevinciyle yürütülüp sürdürmek isteyen ALT BEN (İD diye anılır), öteki Doğrudan BEN diye tanımladığımız EGO, bir de toplum değerlerinin, koloktif benimsenmiş değerlerinin, inançlarının, töreleri ve yaşam kurallarının tümünün kişide şekildendiği katmanı ÜST BEN. Buna da SÜPER EGO denir.

Alt ben doğuştan vardır. Çocuk annesinin memesini emerken zevklenir mutlu olur, memeyi bulamazsa aç kalınca ağlar. Rahat uyumak, annesinin kuacağında keyif alıp, sevilmek gibi duyguları, ilk yaşın sonuna doğru biçim kazanmaya başlar. Çünkü Ego oluşmaya başlamıştır. Egosu isteklerinin ne denli doğru, ya da zararlı olabileceğinini yavaş yavaş çocuğa haber verir.

4-5 yaşından başlıyarak artık süper ego dediğimiz üst ben devrededir. Çocuk bilir ki, istediği her şeyi yapamaz. İyi şeyler yaparsa ödüllenir, kötü şeyler yaparsa cezalanır.

İyiyle kötünün, yaralıyla zararlının ayrımı çocuğun kimlik yapılanmasını oluşturur. İleride alacağı karakter ve davranış biçimlerinde EGO, alt benle, üst ben arasında denge kurmaya çalışır. Zaman zaman terazinin ibresi kaçsa da, genellikle adil bir yargıç gibidir. Bir tür ideal insan tanımıdır bu. Zaman zaman da alt bene de göz yummak, zaman zaman üst bene yeterince kulak vermemek gibi kaçamaklarla, yaşamınızı sürdürürüz. Alt beni egemen insan, ilkel ve iradesizdir. Topluma zarar veren kişiliğe sahiptir. Üst beni güçlü insanlar ise, kuralcı, ayıpcı, günahcı ve yasakcı bir baskıyla kişiye adeta soluk aldırmaz. Ben (ego) dengeyi kurmuşsa sorun yoktur. Kuramamışsa, ruhsal sıkıntılar, bunalım, suçluluk duygusu gibi kavramlar devreye girer. Üst benin kurallarına tümüyle uymak ise insanı yorar ve robotlaştırır.

Konuya bir örnek verelim:

Bir genç kız ya da kadın, bir erkekle yalnızdır. Erkek saldırgan olup, kadından istekleri vardır. O sırada kadın bağırıp çağıramaz ya da bağırmak İstemez. Bu saldırı karşısında bayılır. Nörotik, yani ruhsal bir bayılmadır bu. Neden bayılmıştır, bu bayılmanın psikolojik anlamı nedir?

Altben, adından da anlaşıldığı gibi, psikolojimizin en ait yapısını oluşturur. Daha çok biyolojik isteklerimizin doyumunu amaçlar. Bu bizim asosyal yanımızdır. Örneğin, bir bahçe kıyısından geçiyorsanız, canınız çektiyse, komşunun bahçesindeki elemaları koparıp yemektir dileği. Üst-ben ise, kural ve disiplinler katmanıdır. Orada toplumsal değer yargıları, tarihsel kökenli sosyal yapının, temel ilkeleri yer alır. Öylesine ahlakçı, töreci, erdemli ve sosyal bir oluşumdur kl, tüm buyrukları bu disiplinler doğrultusundadır.

Oysa biz insanız.

Ne altben gibi, biyolojik düzeyin, ne üstben gibi katı sosyal buyrukların kölesi ya da tutsağı olamayız. Bu iki yapının ortasında bir oluşumumuz daha vardır: BEN: yani EGO'muz. Her gün içimizde durmadan esen fırtınaları farkında olmadan yaşar gideriz. Altben, şunu isterim, bunu yap diye diretir. Üstben yasaklayıcı rolde, bir aslan eğiticisi gibi, kırbacını şaklatır. Olmaz!., diye. Toplum düzeni, toplum yasası, başkalarının hakkı var, yapamazsın der ve sürdürür söylevini: Böyle davranırsan, toplum, insanlar dejenere olur ve her şey yıkılır.

Bu iki etkinin gücüne göre EGO, her iki yapı arasında arabuluculuk yapmaya çalışır ve çoğunlukla başarır. Ya altbenin isteklerine göz yu¬mar, elma olayında olduğu gibi onu koparır yer, ya da o elmayı yemekle alacağı zevkten daha fazla üzüleceğini hesaplıyarak, üstbenin haklı olduğuna inanarak, koparmadan geçer gider- Bu savaşımlar çoğu kez bilince fazla yansımadan, bilinç altının karanlıklarına gömülür. Her iki olasılıkta da uzlaşma sağlanmıştır. Sağlanmasoydı ne olurdu? Bunun sonucunu yukarıda verdiğimiz kadın erkek olayı ile açıklıyalım.

Aslında kadının altbeni bu eylemi istemektedir ama, üstbenin egemenliği ve buyruğu altında, bu isteği açıkça yerine getiremez. Üstben buna engeldir. Çünkü orada, toplumun değer yargıları ve namus kavramı yatmaktadır. Bu olayda kadının EGO'su uzlaşmayı sağlayamamıştır. Sağlamış olsaydı, ya altbenin buyruğuna uyacak, erkeğe «evet» diyecek ya da üstbenin dileği yönünde, savunmasını sonuna dek sürdürecekti. Uzlaşmanın sağlanamadığı bu durumda, tek yo! kadının bayılmasıdır. EGO böylece, her iki oluşumun da, isteklerini yerine getirmiştir. Bayılmakla, erkeğe teslim olmayı kabullenmiş, altbenin isteği yerine getirilmiştir.

Bayıldığı için üstbenin ahlak değerleri zedelenmemiştir. Çünkü olay kadının isteğiyle, yani onu suçluluk duygusuna itecek bir yoldan olmamıştır. Eğer bayılmamış olsaydı (kendine göre), kesinlikle erkeğe teslim olmayacak, namusunu sonuna dek korumuş, kurtarmış olacaktı.

Biyolojik bir varlık olarak kuşkusuz altbenimizin etkilerini hangi evrime varırsak varalım duyacağız ve bundan soyutlanamıyacağız. Toplumsal yaşam içinde bulunduğumuz için, daima bir de üstbenimiz oiacak. Öyleyse bizler; içimizde altben gibi bir şeytanla! üstben gibi bir melek!1 yaşattığımız sürece, bazı şeylere programlanmış robot yaratıklar mı, yoksa ta çocukluktan içimize oturtulan bu psikolojik yapıların oranına göre, iyi ya da kötü kişiler miyiz? Oldukça karışık olan bu sorunların yanıtı vardır.

Bu aşamada konuya, bireysel sorumluluklar ve değerlendirmeler açı¬sından baktığımızda, karşımıza en büyük yardımcımız aklımız çıkar. Oysa akıl daha önceki bilgi ya da yaşam biçimiyle koşullandığından, ken¬di değirmeninde kendini öğüten cevher gibidir. Kimi beyinler bu yoldan, toplumların bağnaz benimsemelerine kurban edilir.

Geçmişte, üst benin egemen olduğu örnek kişilerden örnek toplumlardan daha çok sözedebilir. Günümüzde de, üst benin değer yargılarına göre davranan aileler, bireyler çoktur ama, görünüş odur ki, alt benin egemenliği eskiye göre yavaş yavaş artmaktadır. Özellikle cinsel konularda değer yargıları, alt benimizin istekleri doğrultusunda değişmektedir. Gerek cinsel eylemlerde, gerek kadınerkek ilişkilerinde ve bu arada yaşam biçiminin öteki yanlarında kişiler toplumdan çok, kendi duygu ve düşüncelerine daha çok önem vermektedirler.
 
Sevgi varsa, kişiler toplumsal yasaklara fazla kulak asılmamakta ve buna başkaları da hoşgörü ile bakmaktadır. Başkalarına zarar verilmeyen bir birliğin ya da cinsel eytemin değişik uygulamaları, kişileri eskisi gibi bir suçluluk duygusuna itmemektedir. Yani toplumsal değer yargılarının katılıkları, günümüzde törpülenerek, kişisel zevk öge'lerine hak tanıma eğilimi artmaktadır.

Bütün bunlardan sonra genellikle hemen şu soru sorulur. Bu durum iyi mi, kötü mü? Sorunun kendisi yanlışını da birlikte getirir.

Kötüdür dediğimizde, üst benimizin yargısını dile getiririz. İyidir dediğimizde, belki bireyci bir görüşün savunucusu oluruz. İyi de, kötü de olsa, bunlar kişisel ya da toplumsal davranışlardır. Psikoloji ise, herşeyden etkilenen ve herşeye bir oran içinde yanıt vermek zorunda olan, canlı dinamik, varolduğumuz sürece engellenemeyen dalgalanmalarıyla bizi insan yapan yan imizdir. Eğer evrim denen şey aslında olumlu bir ilerleme ise, psikolojimizdeki değişen bu değer yargıları da olumlu bir evrimdir.

Freud'un psikoanalitik ekolünün anahtarlarıyla, karanlık yönlerimizin aydınlatılmasına yarayan görüşleri ve karanlık yönlerimiz aydınlandıkça, ürktüğümüz, ürküntümüz oranında da hırçınlaşıp, öfkeye kapıldığımız durumlarda, en olumlu çıkış yolu, üstbenimizi evrensel kültür değerleriyle donatmaktır.

Burada kısaca kollektif alt bilince değinelim.

Kişisel alt bilinç, en eski çocukluk anılarında son bulur ve Jung'un, kompleks adını verdiği, güçlü duygusai gerilimi olan, çağrışımlı düşünceleri kapsar. Bu düşünceler, bilinç tarafından kabul edilemez, acı verici, sıkıntı yaratıcı olarak görüldüğü için, bilinç altına itilmişlerdir. Bu nedenle, herkesin bilinçaltı içeriği, o kişinin kendi yaşam öyküleri ile bir uygunluk göstermektedir. Bununla birlikte, kişisel alt büinçde bile, toplumların bağnaz ve çürük benimsemelerine kurban edilir.

Jung, birbirine karşıt iki oluşumu, «persona» ve «gölgesyi tanımlamıştır. Persona, kişinin gerçek ego'sunun üstüne geçirilmiş olan, sosyal bakımdan kabul edilebilir ve çevreye sunulur bir maskedir. Belli bir çevre ya da durum, kişinin meslek ve uğraşılarına bağlı olarak, belirli birtakım davranışları davet eder. Davranışta bulunan kişiye, «bu davranışın nasıl olması gerektiği» hakkında, toplumun genelieşmiş benimsemeleri yardım eder ve davranışına yön verir. Örneğin bir bakan, toplumun gözünde, çalışma saatinin bitimiyle, bakanlık özelliğini terkedemez. O, günün her saatinde, toplum için «bir bakan gibi» olmalıdır. Hekimler, her an çevrelerince, «hekim olarak kabul edilmelerinin» yorgunluğu ve sıkıntısı içindedirler. İşte bu dış davranışa, toplum karşısında takındığımız »maske»ye, Jung «persona» adı veriyor.

Jung'a göre persona uyum'u (adaptasyonu) gerçekleştiren bir işlevler kompleksidir. Öz olarak persona, gerçek bir şey değil, ancak ki¬şiyle toplum arasında bir uyuşma durumudur. İnsanlığımızın büyük bölümünü kendimizi ideal bir hayale uydurmak için feda ederiz. Persona aslında toplum önünde yaptığımız bir geçit resmi, oynadığımız bir tiyatrodur.

Pek çoğumuz, birbirinden tümüyle farklı, en az iki ortam arasında hareket eder dururuz. Örneğin, ailemiz ya da iş yaşamımız gibi, genellikle birbirinden çok değişik koşulları taşıyan bu iki ortam, bizden, kendi koşullarına uygun, dolayısıyla birbirinden o derecede ayrı davranışlar beklemektedir. İş yaşamında çok sert olan bir insanın, evinde pek uysal, yumuşak başlı olması ya da tersi durumlar hiç de az görülen şeylerden değildir.

Jung'G göre insanın kişiliği (induvidualite'si) geliştikçe, davranış daha durağan (sabit) ve belirgin bir durum alır, değişen dış dünyaya göre, daha ufak sapmalar gösterir. Persona, kişinin dış dünya ile görülen, izlenebilen ilişkileridir. Bu maskenin altında bulunan itilmiş, hapsedilmiş arzular, heyecanlar, bağlantılar «gölge»yi oluşturur. İç davranış dediğimiz bu gölge, daha zor değiştirilebilen, daha durağan ve daima «personasya zıt karakterde olup, örneğin rüyalarda, rahatsız edici, düşman bir figür olarak kendini gösterir. «Gölge» olgunlaşma ve eğitim ile değiştirliemediği için, özüyle çocuksu (infantil) karakterdedir. «Gölge»nin bu yapısal özelliklerinden bir çoğu, kişi tarafından kabul edilemez ve bu kabul edilmeme oranında da, kişi için tehlikeli olur.

Göige, kişinin kendi bilincinin bir ürünü olup bilinçaltına itilmiş bulunduğundan, gene «kişisel alt bilinç'e» ait bir oluşumdur. Gölgenin yanında kişisel ait bilinçde, bir başka büyük güç daha kendini hissettirir ki, erkekte dişi karakterli, kadında da erkek karakterli olan bu güce erkek için «anima», kadın için de «animus» adı verilmektedir. Bir erkek için «anima»nin karakteri o kişinin kendi yaşam öyküsü tarafından belirlenmez. Bu bakımdan «gölgemden ayrılan «anima», karşı cinsin, o kişi tarafından algılanıp ve benimsemesi derecesine ve biçimine göre oluşmaktadır. Bir erkek için «anima» kollektif bir «kadın» imajıdır. Normal olarak bir erkek kendi «ruh imajını» (anima'sını) bir kadına yansıtır. Böylece erkek, aşk objesi olarak kendi bilinçaltı kadın imajına uygun bir kişiyi seçer. Bu seçim genelde ideal gibi benimsenirse de, zamanla bu kişinin kendi zaafları, kendi eksiklikleri ile evlendiği dikkati çeker. Erkek de genel olarak «düşünce» nin, kadında ise «his»sin egemen olduğu gözönüne alınırsa, «anima»nın, erkeğin hissetme işlevini, «anımus»un ise, kadının düşünce kapasitesini simgelediği kabul edilebilir.

Anima ve animus insan oğlunun «kollektiv alt bilinçline aittir. Kollektiv alt bilinçde çocukluk öncesi (préinfantile) döneme ait, atavik (yaşamın) hayatın kalıntıları yer alır.

Kollektiv alt bilinçde en eski, hatta tarih öncesi insansal-hayvansa! içgüdüler (instinktler) bulunur. Biz, binlerce yıldan beri, arka arkaya gelmiş atalarımızın kalıtım izlerini, kalıntılarını, istek, içgüdüsel (instinkt) ve davranış örneklerini taşımaktayız. Kollektif alt bilincimiz birtakım çok eski,, efsanevî hayallerle süslüdür ki, bunlara Jung archetyp adını vermiştir. Archetyp'lerlmiz bir yandan hayallerimizde, rüyalarımızda kendini gösterdiği gibi, öte yandan da bilinçli davranışlarımıza yön vermektedir. Eğer kişi bu archetyp'lerden birinin egemenliği altına girer ya da kendisini o archetyp ile özdeşleştirirse, o kişinin kişiliği tehlikeye düşebilir. Jung'un «inflation» adını verdiği bu olayda kişi, kendi kişilik çizgilerini yitirmiş, ilkel bir kollektif imaj durumuna gelmiştir.

Jung «benlik» ve «ego» yu birbirinden ayırmıştır. Ego bilinçli olmanın merkezini oluşturur. Buna karşı «benlik» bilinçsizliğin merkezi, alt bilincin bir anlatımıdır. Dinsel inançlar, rüyalar, Budist'lerin «mandala» adını verdikleri araba tekerleklerini andıran sihirli diagramlar, Jung'a göre, merkezlerinde «benlik»! toplarlar, «benlik»i simgelerler. Bir kişi için bu birliğe, bu toparlanma ve merkezileşmeye ancak yaşamın ikinci yarısında varılabilir. Yaşamın ilk yarısı öğrenme, çalışma, evlenme çocuk yapma gibi birtakım uğraşılarla doludur. Ancak bu İşleri bittikten, düzene konduktan sonra, kişi kendisine dönebilir ve kendî özel sorunlarını çözüme, benliğini kazanmaya çalışır. İşte bu dönemde 40 yaşları dolaylarında, kişinin kendisine döndüğü yıllarda birtakım psikolojik krizler ortaya çıkarlar. Jung psikoterapisi de, yaşamın bu dönemindeki sorunlara eğildiği için, bu çağlardaki hastalar bakımından özellikle önem kazanmaktadır.

Jung, «kollektif» alt bilinç kavramını, böylelikle, sadece analizle elde edilen ya da rüyalarda ortaya çıkan bilinç altı İçeriğine bağlamamış, mitoloji ve dinlerin çeşitli simgeleri ile ortaya çıkan gösterilerine kadar yaymıştır. Hastaların rüyaları ve çizdiği desenlerle, Doğuda bulunan dinsel yazılar arasında büyük benzerliklere rastlanmakta ve gerek yazın (edebiyat) ve gerekse grafik sanatlarda, archetyp (arkitip)'ler dikkati çekmektedir.

Toplumların yüzlerce, binlerce yıldır süregelen değer yargıları, benimseme ve inançları, yaşam biçimleri, bu konuda kollektif bir alt bilinci oluşturur. Çağlar boyu süre gelen bu kollektif benimsemeler, kuşaklardan kuşaklara gizemli mitoslarını da birlikte getirmiştir. Örneğin töreler, tapınma, ana baba saygı ve sevgisi, insest gibi duygular tümü, üzerinde tartışmasız bir benimsemeyle, kapalı bir döngü içinde yaşar giderler.

Bu tür benimsemeler toplumların yaşamlarına çözge (çare) ve rahatlık sağlamak amacıyla ortaya konulduğu gibi, başlangıçta toplumlarda egemen sınıfların kendi haklarını korumaları doğrultusunda da ortaya atılmış olabilirler. Sonradan o değerler toplumun öz malıymış gibi korunur. Kimi toplumlar, yarattıkları mitosları, değişen gereksinmelerin değişen dinamiğine göre rötuş ederlerken, kimi toplumlar da, bunlara kesinlikle do¬kunmazlar, değiştirmezler. Uygarlığın daha az ayak bastığı ülke ve yörelerde, binlerce yıllık, dinsel törenler, doğa üstü güçlere karşı yakarmalar ya da onlardan beklentiler, en ilkel motiflerini koruyarak günümüze kadar gelmiştir.

Kuşkusuz yüzyılımızda, teknik olanaklar, insanlar arası etkileşim hızla gelişmiştir. Bu yoldan dünya kendi yerel kalıplarında da değişimlere gidecektir. Bu özelliklerin çoğu folklorik nitelikte kalıp, korunarak yaşanabileceklerdir. Çünkü yüzlerce, binlerce yıl önce toplum ve doğal olayları üzerine yapılan yorumlarla, günümüzdeki yorumlar çok değişmiştir. Bu yorumlar, işe yaramazların bırakılması, gerekli olanları ise doğuşunu sağlayacaktır.

İnançlarımızın bir çoğunu yaşatsak bile, kimi kesimlerde bunun saçma olduğuna inanılmaktadır. Örneğin 13 sayısının, Salı günün uğursuzluğu gibi. Söz gelimi, günümüzde zafer kazanmak için bir savaşın Cuma günü başlatılmasından önce, başka hesaplar yapılır. Kollektif alt bilinçle taşınan ve bilinçli olarak toplumsal alışkı ve benimsemelerimizle de kısmen rasyonalize edilen bu ve benzeri kalıpların tümünün, belirli bir yaşam süresi vardır. Çünkü toplum gereksinmelerinden doğan bu tür inanç ve benimsemeler, değişen toplumun değişen gereksinmelerine artık yanıt veremezler. Bu nedenle, eski benimsemelerin zaman içinde unutulması, terkedilmesi doğaldır. Bunun süreci ise bir yönden süreye, öte yandan da, başka etkilere ve kültür değişimlerine bağlıdır.


Saygılarımla

Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
(0212) 293 33 10 - 11
 
Begen


  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena