Psikiyatrinin Dramı

Şu an hayatta olmayan ve sonradan çok ünlenen sınıf arkadaşım bir doktor, o günlerde Bakırköy Akıl Hastanesi’nin başhekimiydi. Bir gün hastaları çıplak, tabakları yalarken, bir köşeye büzülmüş, bakımsız durumlarını televizyonlarda ve gazetelerde teşhir etmişti. Ben de bu olayın tıp etiğine uymadığını, hasta haklarını rencide ettiğini, ailelerde büyük duygusal sarsıntı yarattığını, çağdaş konseptlere uymadığını, 3 Mayıs 1980 tarihinde, bir cumartesi günü, Cumhuriyet Gazetesi’nin 2. sayfasında “Psikiyatrinin Dramı” başlığıyla yayınladım.
Lütfen okuyun. Sonrasını konuşacağız.


PSİKİYATRİNİN DRAMI…

Psikiyatri, hekimliğin en eski, buna karşın gelişmesi yeni dallarından biridir. Psikiyatri, çağın sorunlarıyla pekişen, us’un düzeni ve dinamizminin bozukluklarıyla uğraşan, insanı vareden beyinsel işlevleri, yaratıcı gücü ve beynin kendi dengesini koruyan, hastalıklarında tedavi eden bir bilimdir. Bu çok boyutlu ve karmaşıklığından, yüzyıllardır çeşitli spekülasyonlara neden olmuş, düşünürlerden dincilere, büyücülerden tarikatçılara, filozoflardan falcılara değin hemen herkesin el attığı, at oynattığı bir alan olmuştur. Bu psikiyatrinin ilk bahtsızlığı ya da ilk dramıdır.

Konu, bilimsel disiplin içinde ele alınmadan önce, gizemli kavramların kaosunda, trajikomik tablolar çizerek, bilinmezlerin tanrısal güçlerle kolayca özdeşleştirildiği yıllardan günümüze dek, sömürücülerin elinde, çıkarcılara kazanç kapısı olmuştur.

Bu gelişim içinde psikiyatri, toplumların sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel durumlarına göre, çağdaşlığın katmanlarında yer almıştır. Böylece her toplumda, kendi kültürünün aynası olagelmiştir.

Hücre kimyasına giren ve orada etkinliğin utkusuna erişmek üzere olan, pozitif bilimin gerçekleri karşısında bile, hâlâ psikiyatrik kavram birimlerinin değil halka, aydın kişilere bile mal edilemediği toplumumuzda, bizler de bahtsız insanlar olarak, konunun sahipsizliği içinde, güvensiz ve umarsızız. Psikiyatri anlayışının halka ve aydına mal edilememesinde psikiyatrların sorumluluğu nedir? Kısaca bunu yanıtlamaya çalışalım:

Muayenehanesinin kapısına hastaları ürkütmemek için, “akıl-sinir” ya da “ruh ve sinir hastalıkları” hekimi olduğunu bile yazamayan hekimlerin bulunduğu ülkemizde, sayısı kısıtlı, yani yetersiz akıl hastaneleri vardır. Son yıllarda sık sık gazetelerde bu kurumlar –özellikle biri ve en büyüğü– göstermelik mal gibi, halkın gözü önüne serilmektedir. Her geçen uçağa bakan, gökdelenli ilkel toplum halkları gibi, her psikiyatrik olguyu şaşkınlık ve heyecanla izleyen toplumumuzda, kuşkusuz bu girişimlerin yararı olmaktadır. Ama kime?…

Tabii ki hastalara değil! Çünkü klinikte hekiminden çözge (çare) bekleyen hastaların dışındadır bu olanlar. Hastaya doğrudan yararı olmayan bir eylemin, dolaylı yararı olamaz mı? Olsaydı, yıllardır beden eğitimi gösterileri, futbol oyunları, spor yarışmalarıyla us’unun dengesini yitirmiş insanların oyunlarına kahkahalarla gülen seyircilerden, bunları sergileyen anlayıştan yardım ve yarar sağlanırdı. Güldürülü gösterilerin, yardım ve ianelerdeki yararsızlığı görülünce, gözyaşlarının etkinliği düşünülmüş olmalı ki, bu kere de gülen hemşireler ve doktorlar karşısında, ağlayıp ağlamadığı bile belli olmayan bir film yıldızının çekilmiş renkli fotoğrafları, gazetelerin birinci sayfasında yer almıştır. “Bu hastalara yardım edin” çağrısı ile.

Türk usulü bu yardım çağrısı, gözyaşlı, dramatik mizansenli gösterilerin ancak Türk filmlerinde etkisi olmaktadır. Olmaktadır ki, bu ünlü artistlerin gözyaşlı gösterileri gişe rekorları kırmaktadır. Ama bir akıl hastanesinin, bilimin bu tür yöntem ve sahnelere tahammülü yoktur. O kişi ağlayacaksa, hekimliğimize, hastalarımıza değil, kendi sanatının açmazlarına ağlasın. Bu sanatçı mı suçlu? Kesinlikle hayır. Bir hastaneye gazetecilerle, TRT ekibiyle bu kişileri çağırıp, hastalarını sergileyen, boy boy resimlerini çektiren yetkililer, Türk psikiyatrisinin dönemeç noktasında, günahı ve sevabı ile tarihsel bir sorumluluk yüklenmişlerdir.

Çağdaş psikiyatri, hastayı hasta olmadan yakalamayı amaçlamaktadır. İlk görev, kişinin ruh sağlığı bozulmadan ona yardımcı olabilmektir. Kişilerin ruh sağlığı pek çok nedenden bozulur. Bunların başında güven duygusunun yitirilmesi gelir. fiimdi sorulsa, hangimiz, kendiniz ya da bir yakınınızı böylesine acılı bir hastaneye yatırarak tedavi olabileceğini düşler ya da dileriz? Daha işin başında, dört bin yataklı, Türkiye’nin en büyük hastanesine güven duygusu yitirilmektedir. Ayrıca hekim-hasta arasında kalması kesin koşul olan giz öylesine yitirilmiştir ki, çıplak hastaların resimleri gazetelerde yayınlanırken, hastaların gözlerine bir bant bile konulmamıştır. Benzer bir olayı bir batılı ülkede uyguladığınızda, yer yerinden oynar. Oralarda bir yığın dava konusu olabilecek olaylar, “iyiliksever halkımızın” hoşgörüsüyle, gözyaşlarının selinde silinip gider.

Bu arada konuya, hekim sınıfından yalnız İzmir Tabip Odaları adına bir yazı ile sahip çıkılmış, bunun dışında birçok hekim kuruluşu derin bir sessizliğe gömülmüştür. “Bakırköy’e yardım” kampanyası gerekli ise, neden sorumlu kuruluşlar bu gereğin yanında olmamıştır? Değilse, görüşleri daha ilk günlerde neden kamuoyuna duyurulmamıştır?

Tüm akıl-sinir uzmanları bilir ki, sorun bina-yatak sorunu değildir. Sorun, bir ekip sorunudur. Sorun her dalda yetişmiş elemanın uyumlu çalışması, ilacından rehabilitasyonuna, grup tedavisinden ergoterapiye (çalışarak tedavi), hastaneden çıkan hastaların toplumda uyumunun sağlanmasından, ona iş ve çalışma olanakları bulma sorunudur. Böylesine geniş bir örgütün içinde, halkın yardımı hangi boyuta ulaşırsa ulaşsın, konuya çözüm değil, çözümsüzlük getirecektir. Çünkü sorun halkın değil, devletin sorunudur.

Öyleyse ne yapmalı?

• Bir kuruma giren para, kuşkusuz kurumun yararına kullanılır. Batı toplumlarında da kiliselerin, çeşitli yardım derneklerinin bağışlarıyla yaşayan hastaneler vardır. Ancak yardım ile hasta, bilim ile spekülasyon birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Uygar ülkelerde de ünlü sanatçılar bu gibi kurumlara, ünlerinin doğrultusunda yardımda bulunurlar. Ne var ki, hastanelerde ağlayarak resim çektirerek değil, salonlarda konserler vererek, şarkı söyleyerek ya da gecelerde ağırlıklarını koyarak. Bakırköy’e yardım toplanacaksa, öncelikle bilimsel disiplin ve saygınlık içinde toplanmalıdır.

• Bu gibi büyük yataklı kurumlar, tek kişi yönetiminden çıkarılarak bir konseyin yönetimine verilmelidir. Böylece kişisel tutkular ve kişisel yanılgılar en aza indirilerek, en iyi niyetlerin bile, tarihsel süreç içinde fiyasko ile sonuçlanması önlenir.

• Üniversitelerde güvenilir bilim adamları ile konsültan hekim olarak ilişkiler kurulup, onların görüş ve hekimliklerinden yararlanılabilir. Bunun benzerleri ileri toplumlarda uygulanmaktadır.

• Uzun sürede gerçekleşebilecek işleri kısa süreye sığdırma yanılgısına düşerek, daha önce başka denemelerde olduğu gibi, halkın bu tür girişimlere güveni yitirilmemelidir. Ve onlarda bir düş kırıklığı ile hekime, bilime ve topluma güvensizlik yaratılmamalıdır.

• Ve son olarak, kimse ne doktor, ne gazete, ne de yöneticiler TÜRK PSİKİYATRİSİ ile dilediğince oynamamalıdır.

Değerli okurlarım… Bu makalem yayınlandıktan sonra sizce ne oldu? Yarını bekleyin.




Sevgilerimle
Dr. Haydar Dümen
Nöroloji ve Psikiyatri Uzmanı
 
Begen


  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena