Düş Treni

Düş trenimdeyim

                   Uçuyorum

     Türkiye’mi dolaşıyorum

 

Hey babo!

     Bu ne güzellik,

          Ne bereket…

Tüm ağaçlar bir ağaç olmuş

Her bir dalından değişik meyveler sarkıyor

          İşte Malatya’nın kayısısı

              Ankara’nın armudu

                   Üzümü, inciri

                   Bu bereket zinciri.

 

     Öyle hızlı uçuyor ki tren

          Seyrine doyamıyorum.

     Van Gölü’nün üzerindeyim

          Mavisinde gözlerimi yıkıyorum

              Zaman tünelinden geçer gibiyim

                   Sonsuza doğru uçuyorum.

 

                            İşte Ağrı

          Hemen yanında Palandöken

                                 Ve Toroslar…

Bir görkem maketi önünde

     Tümünü kucağıma alıyorum

Vatanım

Güzel yurdum avucumda.

Tam parmağımın altında bir salkım söğüt

          Dereden su içiyor.

                   Evet, evet diyorum

                        Hasretin söğüdü bu.

Her yaprağını öpmek isteyen

              Memleket hasreti

                        Ve Nazım’ın hikmeti

 

              Kafamı kaldırıyorum

Kıraç tarlalar

Tarlalarda kadınlar

Bak, bak, orada biri var!

          Yıpranan fistanının altında

          Uzun paçalı donuyla yalınayak

              Başında yazması

Çepeçevre renkli boncuklarla süslenmiş

          Allı yeşilli, mavi, sarı, kırmızı

              Sarı: Sararıp soldum

              Kırmızı: Yanıyorum

Mavi: Seni mavilikler kadar seviyorum

          Yeşil: Bana gel diyorsan

Beyaz: Tertemiz geliyorum

Demekmiş.

Allı yeşilli, mavi, sarı

     Minik minik, dizi dizi

Meğer bunlar babama aşk mesajıymış.

          Daha o yaşta elleri nasırlı

          Topuklar yarık yarık

          Dudaklarında türküsü yanık yanık…

 

Dur tren, dur biraz!

Burada bir şey mayalanıyor.

Ağustos sıcağı

Çökmüş çalışanların tepelerine.

          Ancak güneş batarken

          Dönecekler evlerine

Akşam karanlık bir rahim

Ertesi gün ne doğacağı

                   Belli değil.

          Geceler garibindir

          Belli, belli.

Akşam yemeğinizden belli

          Yağsız bulgur pilavı

                                 Ve ayran.

 

     Geceler sizin garibim

          Anam, babam, kardeşim

              Üstelik bu mevsimde

              Geceler kısa olur.

Geceler sizin garip anam

Sen boncuk mesajlarına devam.

     Yanık türkülerle

          Askere giden oğlundan

     Gelmeyecek bir mektubu bekler gibi

          Umutlara selam!

              Mesajlara devam

                   Benim can anam.

 

Tren uçuyor.

Trenin sahibi benim

Ama beni dinlemiyor.

                        Geldi.

Köyümün ortasında

Caminin önünde durdu.

              Gece karanlık.

     Gündüzler de karanlık

İki yıldır ülke işgal altında

Ama bugün bozgun var.

          Düşman askerleri

          Tası tarağı toplamışlar,

     Köy halkını da camiye doldurmuşlar.

          Ne karanlık bir düş bu!

              Gece zifiri karanlık

                   Ruhları boğuyor.

Arada bir düşman askeri

Kapıyı açıp içeri giriyor.

Asker, kız ve kadın arıyor

                            Kibritle

Kurbanlık koyuna bakar gibi

              Yüzlerine bakıyor.

     O da nesi?

          Bu ülke neresi?

              Kızların, kadınların

                   Tümünün yüzünde

                        Bir kir maskesi.

 

Kızlar ve kadınlar

     Elleriyle

          Kilimlerin altındaki

          Tozu, toprağı topluyorlar.

Bir avuçlarındaki toz

     Toz değil

          Değeri parayla pulla ölçülmez

              Namus koruma malzemesi.

 

Kurumuş ağızlarında

Kalan son tükürükle

Tozu, kiri macun yapıyorlar

          Yüzlerine sürüyorlar.

          Makyajın böylesi

               Bir namus koruma efsanesi.

              Düşman askeri bu.

                   İki kibrit fazla yakar,

                        Masrafı bu kadar.

Tuttuğu gibi kadını, kızı kolundan

Köy odasına atar.

Bir iki beş

Her neyse kardeş

     İş bitince kurtulan kızlar

Tilkinin önünden

Kaçan tavuklar gibi

Analarının kanatları altına

Saklanıyorlar.

                        Düşman bu

Ardı arkası kesilmiyor.

Bir korku karabasanı.

                   Kapı gene açıldı.

Biri daha içeri girdi.

          Analar, babalar

              Yavrularını yılana kaptırmış

Kuşlar gibi

Sadece bakıyorlar.

Hasibe 14’üne yeni basmıştı.

                   Şansına

                   Anne baba

     Camiye erken getirilmişti.

Hemen bir köşe kaptılar,

Caminin kilimini kaldırıp

Hasibe’yi altına yatırdılar.

              Sonra anası

              Eteğini açtı,

Kilimin altındaki kızının

                   Üstüne oturdu.

                        Baba da öyle

                            Karısına yaslandı

                            Ve Hasibe saklandı.

Hasibe havasızlıktan zorlanıyor

     Sıcakta darlanıyor.

          Ya namus, ya ölüm!

              Her ikisi de

                   Namerdin elinde.

Sabaha kadar dualar

Çoluk çocuk

Herkesin dilinde

Ne oldu bu güneşe?

Doğmak bilmiyor.

     Zaman geçmiyor.

          Acılar dinmiyor.

Açlık ve susuzluk

Akla bile gelmiyor.

                   Ya tuvalet?

Ana, baba, amca, dayı,

Kardeş ve bacı

İster patlayın, ister çatlayın

Namustan bin kat yeğdir bu acı.

 

Neyse ki güneş şaşırmıyor,

     Saatinde ufukta parlıyor.

Kuşluk vakti.

     Su yok,

          Yiyecek yok,

              Tuvalet yok,

Bir asker, elinde bir bidonla

     Geliyor.

          Caminin ahşap direklerine

              Benzini döküyor.

Tam yakacak

Bir düşman subayı

     Bunu görüyor.

          Engelliyor.

İnsanlar bir sürü,

     Koyunlar, kuzular

          Ağıldan çıkarılır gibi

              Çıkarılıyorlar.

Köyün dışındaki bir alanda

              Toplanıyorlar.

                   Kurşuna dizilecekler.

                   Herkes birbirine sarılıyor.

                   Analar ağlıyor.

                   Kızlar ağlıyor.

                   Babalar, dedeler, nineler, çocuklar

                                                           Ağlıyor.

İşte o sırada

Köyün doğusundaki tepelerden

Top atışları başlıyor.

          Meğer düşman askerleri

                                 Bizimkileri

              Canlı kalkan yapacaklarmış.

Yürüyemeyen, koşamayan

Geride kalırsam düşman askeri vurur diye korkan

          Bir kargaşa, bir sefalet.

          Baştan sona bir rezalet ki ne rezalet!

     Artık saatler hızlı ilerliyor.

          Öğleden sonra

              On dört suları.

Atlılar uçarak geliyorlar.

Malazgirt’ten giren,

Akdeniz’e Ege’ye giden

Türk atlıları...

Mavzerler omuzlara çapraz asılı

     Atları üzerinde öne eğik,

          Sanki bir yarışta

              Birinciliğe oynar gibi

                   Bir elleri dizginde

Öteki elleri kafalarından ileri

Kaçan düşman askerlerini

Bir böcek, bir fare

Yakalayacakmış gibi

                        Uçan atlılar.

Anam bu.

     Analar bunlar.

          Dururlar mı?

Ellerinde bir testi su

                   Ve bir tas.

Atların önüne atlıyorlar.

     Susuz savaş çocuklarına

          Kızlar, gardaşlarına

                   Su verecekler.

 

Köy cayır cayır yanıyor.

Anası bir gün önce kesilmiş

Bir malak yavrusu

     Belki aç, belki korkuyor

          Acı acı meleyerek

              Anasını arıyor.

Askerler

     Yağız askerler

          Anadolu ateşinde pişmiş

              Kavruk tenli

                   Yiğit askerler.

                        Kan ter içindeler

Susamak bile lüks şu an

     Vakit zafer vaktidir.

          Namus ve onur vaktidir.

              Sessiz ileri çığlıklarını

              Analar duymuyorlar.

Askerler uyarıyorlar:

“Anacığım, bacım,

Çekilin önümüzden.

Vakit su içme vakti değildir.”

                            Uşak yanıyor.

Dumanından gökyüzü kararıyor.

     “İleri gardaş, ileri!

          Bir dakika bile kayıptır.

              Uşak yanarken su içmek

                   Bize ayıptır.”

          Dercesine uçuyorlar.

Alaşehir’e, İzmir’e doğru

                   At koşturuyorlar.

 

Bir varmış, bir yokmuş.

     İki yıl

          Neler olmuş,

              Neler bitmiş.

Bunlar tarihin işi.

Geride kalanların ise

Yeni başlıyor işi.

 

     İyi ki mevsim yaz.

     Kırda, sokakta

          Duvar kenarında da yatılır.

Kuyunun suyu kurumamış.

                        Ekmek lüks şimdi.

Süpürge sapındaki tohumlardan

Mısır kundaklarında kalanlar

          Ne varsa yenir.

              “Buna da şükür” denir.

İnancı ve gücü

Her şeyini yitirip

İradesinden başka bir şeyi kalmayan

     Halk işe koyuluyor.

          Topraktan ve çamurdan

              Kendine sığınacak bir yuva yapıyor.

                   Ve

                        Tek odalı bu evlerde

                        Hayata sarılıyor.

Anam

İşte beni

Böyle tek odalı

Bir evde doğurmuş.

     Ertesi gün de

          Tarladaki işine koşmuş.

 

              Trenim dur artık!

Ve biz düşünelim bir kere.

Sonunda geldik bugüne.

     Köylerde, varoşlarda

          Analar gene aynı analar.

              Değişen

                   Televizyonlardaki masallar.

                                 Bu dünya başka bir dünya

                                      Para dünyası demişler adına.

                                           Dünyaların

                                               En ayvazı bu.

              Kader gibi

                   Keder gibi

                        Kafalara, alınlara yazılan

                            Bir başka yazı bu.

Koştur, yorul

     Güç yetmez.

          Dört yetmez,

              Beş çocuk doğur.

Böylece memleket

     Abad olur.

          Bir yük daha bindirildi

              Irgatlarımın omuzlarına.

Ve şimdilik

     Bizden bir selam

          Tuzu kuruların

              Kızlarına, kadınlarına.

 

 

Yazar:

Dr. Haydar Dümen

 
Begen


  • Evlilik
  • Ölümle Yüzleşme
  • Kendine İyi Bak
  • Çapkınlık Geni
  • Her Yönüyle Vajinismus
  • Soğumayan Ölüler
  • Çocuğun Cinsel Eğtimi
  • Nazik Adında Bir Kadın
  • Ölmüş Bir Hastayla Söyleşi
  • Sahipsiz Dev
  • Best of Haydar Dümen : Gülerek Öğrenelim
  • Cennet Şeytana Kaldı
  • Şiir Sözcüklerle İkebena